Kitabın Yazarı: Ümit ZİLELİ (Halk Kitabevi, 2017, 351 Sayfa)


“Elinizdeki kitap asla bir tarih kitabı değil… Bu kitap, müthiş bir Kurtuluş Savaşı, ardından emperyalistlerin olanaksız olarak kabul ettiği muhteşem devrimleri gerçekleştiren bir cumhuriyetin, ilerleyen yıllarda karşıdevrimin ve bağlı olduğu küresel efendilerin tuzağına nasıl düştüğünü, kazandığı değerleri nasıl bir bir yitirdiğini, sözünü hiç sakınmadan anlatan bir kitap!” diye tanımlıyor kitabını yazarımız. “Cumhuriyet’in Trajedisi” bölümünde tam da yukarıdakileri açıklıyor. Mustafa Kemal, “Fransız Devrimi’ni özümsemiş, özgürlüğün, bağımsızlığın ve millet egemenliğinin değerini kavramış” bir devrimcidir. Der ki; “Fransızlar, büyük devrimde başarılı olabilmek için hemen yüz yıl çalışmıştır. Biz ise devrimin üçüncü yılındayız.”

Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Kuruluş döneminde, O’nun aklından geçenin en yakın arkadaşlarının hayalinden bile geçmediği, ne kadar tek başına kaldığı, buna rağmen “eylemin zaman ve zeminini iyi belirlemenin” ne kadar önemli olduğunu bilerek “az zamanda çok işler yapmış” bir lider olduğunu tüm dünya kabul etmiş; ama bizim karşıdevrimciler asla anlamak istememişlerdir.

Yazar; “14 Mayıs 1950, Cumhuriyet tarihine “Karşıdevrim”in başlangıcı olarak kazındı” diyor. Kore’ye asker gönderme, karşılığında NATO’ya girme, CHP’nin mallarının hazineye aktarılması, ABD ile Vergi Muafiyeti Antlaşması yapılması, “Bu yasa, yabancı şirketlerin izni olmadan değiştirilemez” maddesi eklenen “Petrol Yasası”nın çıkartılması, Marshall Yardımı çerçevesinde bulundukları bölgelere Türklerin giremeyeceği sayısız ABD’li uzman, teknisyen, asker, subayın ülkemize sokulması, derin devlet desteğinde yaşanan “6-7 Eylül Olayları” gibi olaylar sonucunda 27 Mayıs 1960 darbesi gelecekti. Darbeydi ama ilginçtir ki en demokratik darbeydi!

Sonra 12 Mart 1971 Muhtırası’na giden yolları ve davetiye çıkardığı 12 Eylül 1980 Darbesini okuyacağız. Muhtıra döneminde üç fidanın idamına karar veren, sonra da ödül olarak MV seçtirilen Savcı Baki Tuğ’un insan kişiliği belliydi; Ona “İdam kararları ağır değil miydi?” sorusuna yıllar sonra “Elbette idam cezası şart değildi… Duruşmada birazcık uslu dursalardı idam edilmezlerdi!” diyecek kadar… Aynı insanlık dışı zihniyet 12 Eylül karşıdevrimcilerinde de eksik değildi. “Aslında “Bayrak Harekâtı” 1977’de yapılacaktı, ama “durum olgunlaşsın” diye bekledik!” derken o üç yıl içinde binlerce gencimiz katledilecekti. Ne de olsa onlar Başkan Carter’ın darbeyi yapan “bizim çocuklarıydı!”

Turgut Özal dönemiyle artık ipler siyasi ve ekonomik yönden ABD güdümüne geçmişti. Küreselleşme dayatmasına boyun eğilecekti; “Yeni düzende ülkeleri (yani kent devletlerini) artık siyasetçiler değil, olayları daha iyi kavrayan şirket yöneticileri yönetecek” deniyordu. Bizde de birileri “ülkeyi şirket gibi yöneteceğini” söyleyebilecekti. Bunu diyenler nereden mi çıkmıştı? Millî Görüşçü bir grup, AKP’yi kuracak, partinin lideri sıcağı sıcağına ABD’ye uçacak, görüşmeler yapı ülkeye dönecekti. Sonra ne mi oldu? Koalisyonu bozuveren Devlet sayesinde seçimlerde %34 oyla %65 sandalye kazananlar karşı devrimcilik görevini yapacaktı. Bu dönemde Amerikan Fox TV yorumcusunun milyonlara seslendirdiği yorumu her şeyi özetliyordu aslında: “Araplar bize Irak’a operasyon yapma izni vermeyebilirler. Bizim onlara ihtiyacımız yok. İMF Türkiye’yi bizim için satın almıştır. Oradan istediğimiz her şeyi yaparız.” Ama halen sağduyulu MV’leri sayesinde teskere reddedilecek ve ABD çok öfkelenecekti! Sonrasını biliyoruz; TSK başta olmak üzere cumhuriyete bağlı kurum ve kişilere artık yaşam hakkı tanınmayacaktı.

110 sayfalık bu bölümden sonra yazarın duygu, düşünce, yorum ve bazı köşe yazıları yer alıyor kitapta… Türkiye Cumhuriyeti 2008’de Ergenekon ile temizlenecekti! Sadettin Tantan: “Ülke Ergenekon’la meşgul edilirken, Kürdistan’ın kurulması, Apo’nun serbest bırakılması, devlet gücünün hükümetsel güç olarak kullanılması arzusu var. Bunu okumamak için aptal olmak lazım…” diyordu. Başka söze gerek var mıydı? Bu süreçte “Çekiç Güç”ü de görecektik. Hani o zamanlarda Cumhuriyet Gazetesi sürekli “Tehlikenin farkında mısınız?” manşetiyle çıkıyordu ya, gerçekten farkında mıydık?

Kitabın sonuna doğru benim de katıldığım şöyle bir saptama yapıyor yazarımız; “Öncelikle bilim insanlarının çok iyi bilmesi, özümsemesi gereken evrensel bir koşul vardır: Tarihsel olay ya da olgular, ancak dönemlerinin koşulları içinde değerlendirilebilir. Ancak o zaman bir anlam taşır, bilimsel değere ulaşabilir!”

Yaşadıklarımızı buna göre yorumlarsak Cumhuriyeti kuranlara yönelik uyduruk yalanların ne kadar anlamsız olduğunu daha kolay anlarız. Daha dün gibi ilk resmi karşıdevrimcilerden bugüne fazla bir şeyin değişmediği görülecektir. Onlar devrimlerin altını oyarken bizler neler yapıyoruz? İşte sorun budur!

İyi okumalar dileği ile.