“ Kız Çocuğu… Çalıyorum kapınızı, teyze, amca bir imza ver. Çocuklar öldürülmesin şekerde yiyebilsinler.” NAZIM HİKMET


Bildiğiniz üzere geçtiğimiz mart ayı içerisinde iki önemli doğal olay yaşadık. İlki Doğanın uyanışı ya da baharın gelişi olarak kabul edilen Nevroz, ikincisi ise Ortadoğu halkları için barış ve kardeşlikle anılan Ramazan Bayramını yaşadık ve geçti. Bu iki güzel geleneği yaşadığımız coğrafyada aynı süreçte savaşları da yaşadık ne yazık ki!

Ekolojik yıkımlara ve Savaş teknolojilerine Hayır!

Yaklaşık dört yıldır Karadeniz’in karşı kıyısında devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı kapsamında Zaporijya Nükleer Santrali’ne yönelik tehditler sürerken; 2 Mart ve 21 Mart 2026 tarihlerinde İsrail ve ABD tarafından İran’daki Natanz Nükleer Tesisi’nin yakınına saldırılar gerçekleştirmişti. Bu saldırılardan saatler sonra İran, İsrail’in nükleer silah geliştirmesinde de büyük oranda rolü olan nükleer tesislerinin bulunduğu Dimona kentini, balistik füzelerle hedef aldı. Bu durum, nükleer tesislerin küresel ölçekte ne denli büyük bir tehdit haline geldiğini bir kez daha gözler önüne sermiş olmasını bütün dünya halkları ile birlikte bizler de izledik.

İsrail saldırısının ardından Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tesis çevresinde radyasyon seviyelerinde bir artış gözlemlenmediğini açıkladı! Ancak UAEA, Mart ayı başında Natanz’a yönelik gerçekleşen saldırıda çevredeki binalarda hasar meydana geldiğini de doğrulamıştı!

İran, bu saldırının hemen ardından İsrail’in güneyindeki Dimona’yı hedef seçerek Şimon Peres Negev Nükleer Araştırma Merkezi’ni vurduğunu gördük. Çünkü bu merkez, Negey Çölü’nde bulunan ve İsrail’in nükleer programının merkez üssü olarak kabul edilen son derece önemli ve gizli bir tesis olarak biliniyor. İran’ın Dimona saldırısı ve ardından Arad’a yaptığı saldırı, savaşın ilk günlerinden buyana İsrail’in aldığı en büyük hasar olarak kayıtlara geçti. İsrail başbakanı Netenyahu da oluşan darbenin ciddiyetini anlatan açıklamalar yaptı. Ne hikmetse UAEA, Dimona nükleer tesisinde herhangi bir hasar belirtisi olmadığını açıklasa da UAEA’nın komşu ülkelerdeki radyasyon seviyesi ölçümlerine göre yaptığı açıklamalar, yüreğimizi rahatlatmaktan öte tehlikenin kıyısına geldiğimiz endişesini bizlere yaşattı. Bu savaşlarda yapay zekânın yoğun kullanıldığını da görüyoruz. Sıra nükleer tehlikeye geldiğinde de küçük bir hesap hatası bile dünyaya çok pahalıya mal olabileceğini de görebiliyoruz.

Nükleer Tesisler: Sürekli risk üretir!

Nükleer tesisler “enerji güvenliği” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, savaş koşullarında doğrudan askeri hedeflere dönüşmektedir. Karadeniz’in karşı kıyısındaki Zaporijya nükleer santrali ile Orta doğu bölgesindeki Natanz ve Dimona örnekleri göstermektedir ki; en gelişmiş savunma sistemleri dahi bu tesisleri korumaya yetmemektedir. Başka bir deyişle Natanz ve Dimona’da yaşananlar açıkça göstermektedir ki gerek elektrik enerjisi elde etmek amacıyla kurulan nükleer santrallar, gerekse savaş teknolojisi amaçlı kurulan nükleer tesisler, her zaman savaşın bir numaralı hedefi ve “kendi kendini imha mekanizması” yaratmak anlamına gelmektedir.

Dünya’da nükleer güce sahip ülkeler; Rusya, ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Hindistan, Çin, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail olarak sıralanıyor. Rusya ve ABD, dünyadaki tüm nükleer silahların yüzde doksanına sahip durumdadır. Bu ülkelerin tamamı devam eden savaşla doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilenmiş durumdadır. Çünkü olası bir savaş döneminde gözlerini kırpmadan nükleer tesisleri hedef aldıklarını görebiliyoruz.

Türkiye’ye dönüp baktığımızda ise; Totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerin yöneticilerinden Nükleer santral kurma teklifi beklemekte olduğunu görüyoruz. Nitekim Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Sayın Alparslan Bayraktar, Sinop‘ta kurmayı planladıkları nükleer santral projesi için Kore‘den 2026 yılında bağlayıcı bir teklif beklediklerini ifade etmektedir. Ayrıca “…Fransa ile küçük modüler reaktörler (SMR) konusunda mutabakat zaptı imzalanabilecekleri…” söylemini ulusal basından takip ettik. Küçük modüler reaktörler konusunu değerlendirdiğimizde mevcut reaktörlerden farklı olmadığını da görebiliriz. Türkiye, bu adımları atması durumunda Rusya ile Akkuyu’da kurmaya çalıştığı işbirliğinin ardından dünyadaki nükleer denklem içinde daha farklı bir yer bulmuş olacak!

Öte yandan, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Sayın Murat Kurum’un Kasım 2024’de Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de COP29 kapsamında söylediklerini bir hatırlayalım; Türkiye’nin Nükleer enerji portföyünü üç katına çıkarmaktan bahsetmişti. Yazılı basın sayfalarında okumuştuk! Kasım 2025 de: COP30’un düzenlendiği Brezilya’da Amazon ormanlarında (Belem’de) Nükleerin hiç konuşulmadığını da biliyoruz. COP31’in eş başkanı olarak Antalya’da 09-20 Kasım 2026’da düzenlenecek olan COP31 de çokça "Nükleer santralları” konuşulacağını söylemek için kâhin olmak gerekmiyor! Bu nedenle de Antalya’da düzenlenecek olan COP31 de buna hazırlıklı olmak gerekir.

Bu durumun yaratacağı ekolojik riskleri tezelden görmemizin yanısıra jeopolitik açıdan da ağır yükler getireceğini de görebiliriz.

Dünyanın barışı için yeterince acıya tanıklık ettiğimizi düşünüyorum. Gidişat kötü görünüyor! Bu gidişattan dönebilmek için yeni bir Çernobil nükleer felaketine daha ihtiyacımız yok!

Son söz Yerine;

Yaşanan bu gelişmeler, nükleer tesislerin daha iyi korunmasına yönelik tartışmaların ötesine geçilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Sorun, güvenlik açığı değil; bizzat bu NÜKLEER SANTRAL VE TESİSLERİNİN varlığıdır. Gerçek güvenlik; enerji ve silah üretimi için kullanılan nükleer tesisleri güçlendirmekle değil, onları tamamen ortadan kaldırmakla mümkün olabilir.

Bu nedenle;

*Nükleer santrallerle elektrik enerjisi üretiminden,

*Nükleer silah üretimi ile ilgili tesislerden,

*Nükleer yakıt zenginleştirme faaliyetlerinden vazgeçilmesi halinde: ekolojik yaşam ve insanlık tarihi korunabilir!