" Yazı dizimizin üçüncü bölümünde, 16. ve 17. yüzyılların kanlı ve sarsıcı dönüşümüne odaklanıyoruz. Feodalizmin çöküşüyle açılan boşluğu dolduran yeni aktörleri; mülksüzleştirme siyasetinin, sistemli zor kullanımının ve mutlak egemenlik arzusunun modern dünyayı nasıl devasa bir üretim dişlisine dönüştürdüğünü inceliyoruz. "


Sermaye Birikimi ve Küresel Genişleme (16. – 17. Yüzyıllar)

Orta Çağ’ın o meşhur surlarla çevrili, içe kapalı dünyası; barutun derebeyi şatolarını yıkmasıyla aslında çoktan sarsılmaya başlamıştı. Matbaanın bilginin tekelini kırması ve pusulanın okyanusları “evcilleştirmesi” ise bu sarsıntıyı bir yıkıma dönüştürdü. 16. ve 17. yüzyıllar, zenginliğin kaynağının topraktan ticarete, yani doğrudan doğruya paraya evrildiği bir dönemdi. Bu, insanlık tarihinin gördüğü en keskin kırılmalardan biriydi.

Zihinsel ve Coğrafi Kırılma

Fakat tüm bu altın ve gümüş bolluğu, zihinlerdeki duvarlar yıkılmadan hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Rönesans’la birlikte insan yüzünü artık öte dünyadan alıp bizzat yaşadığı dünyaya çevirdi. Yükselen tüccar sınıfı ise sanatı ve bilimi destekleyerek Kilise’nin itaatkar insan modelinin karşısına; doğayı inceleyen, rasyonel ve “hümanist” bireyi koyuverdi. Sanattaki perspektif devrimi bile dünyanın artık matematiksel bir gözle algılandığının en somut kanıtıydı. Hemen ardından gelen Reform ise Kilise’nin hem vicdanlar hem de hazineler üzerindeki o mutlak tekelini parçaladı. Matbaa ise bu yangına körükle gitti; artık ne bilgi ne de inanç o eski fildişi kulelerine sığabiliyordu. Avrupa’nın prensleri ve tüccarları da bu rüzgarı arkalarına alarak Kilise’nin devasa topraklarına el koydular. İşte bu, kapitalizmin şafağını hızlandıran, hiç de “kutsal” olmayan maddi bir birikimdi.

Avrupa’nın ipek ve baharat açlığı, gemileri Atlas Okyanusu’nun bilinmezliğine sürükledi. Bugün “Keşif” diye parlatılan bu kanlı sayfa, aslında tarihin en büyük ve en acımasız servet transferiydi. Amerika’nın yerli halkları kadim topraklarında yok ediliyor. Yağmalanan altınları ise devasa filolar Avrupa limanlarına adeta kusuyordu. Bu altın seli, literatürün “Fiyat Devrimi” dediği bir toplumsal kasırgaya dönüştü. Para her yeri kapladı ama ekmek ulaşılmaz oldu. Bu enflasyonist dalga, şatolarında kibriyle oturan ve ticaretle elini kirletmeyi reddeden feodal soyluları hızla tarihin çöplüğüne süpürürken; paranın kokusunu alan yeni bir sınıfı, burjuvaziyi ortaya çıkardı. Zenginlik artık toprağın verimiyle sınırlı değildi. Ekonomi; hız, dolaşım ve acımasız bir dinamizmle değişiyordu.

Sermayenin bu baş döndürücü hızı, tarihin o güne dek görmediği bir illüzyonu, modern finansı doğurdu. 1602'de kurulan Doğu Hindistan Şirketi, zenginliği artık kasalardan çıkarıp binlerce insanın elinde uçuşan “hisse senetlerine” evirdi. Amsterdam’da kurulan dünyanın ilk borsasıyla birlikte kapitalizm; artık sadece fiziksel mallar üzerinden değil, geleceği ipotek altına alan kar vaatleri üzerinden dönen küresel bir ağa dönüşüyordu. Gerçeklik yerini beklentiye, somut mal yerini spekülasyona bırakıyordu.

İlkel Birikim ve Modern Egemenlik

Bu birikim süreci, sanıldığı gibi bireysel bir tasarruf hikayesi değil; bizzat sistemli bir zor kullanımına ve mülksüzleştirmeye dayanıyordu. Marx’ın yerinde tespitiyle “kan ve ateşle” şekillenen bu dönemde; Amerika’nın madenleri ve plantasyonları, Afrika’dan koparılan milyonların emeğiyle birleştirildi. Kapitalizm bu aşamada, insanı artık bir “can” değil, pazar için alınıp satılan bir “meta” olarak kodladı. Atlantik Köle Ticareti; sermayenin sadece altınlar üzerinden değil, mülkleştirilmiş insan bedenleri ve parçalanmış hayatlar üzerinden istiflendiğinin en çıplak, en utanç verici kanıtıydı.

Ama bütün bu tabloyu sadece “ekonomik zorunluluklar” diye anlatmak meseleyi fazlasıyla steril kılar. Burada olan biten, soğuk bir piyasa mantığından ibaret değildi. Birileri zenginleşirken, birileri bilinçli olarak yoksullaştırıldı. Toprak el değiştirdi, insanlar yerinden edildi, hayatlar parçalandı. Ve bütün bunlar sanki doğal, sanki kaçınılmazmış gibi sunuldu. Oysa değildi. Bu, tercihlerin tarihiydi. Gücü olanların yaptığı tercihler ve bu tercihlere boyun eğen “güçsüzler”.

Bu kaotik dönüşüm, beraberinde kendi kuramsal meşruiyetini de inşa etti. Dönemin düşünürü Jean Bodin, Avrupa’daki devasa fiyat artışlarını ahlaki bir çöküşe değil, Amerika’dan akan altın ve gümüş bolluğuna bağladığında, aslında servetin artık kutsal bir lütuf değil, matematiksel bir güç unsuru olduğunu ilan ediyordu. Bodin’in bu tespiti, sadece bir gözlem değil, paranın emeği ve toprağı nasıl değersizleştirdiğinin ilanıydı. Ancak Bodin, bu adaletsiz tablo karşısında halkın safında değil, bu kontrolsüz zenginliği dizginleyecek ve yönetecek olan “Mutlak Egemenlik” kavramının yanındaydı. Ona göre devlet; paranın yarattığı bu toplumsal sarsıntıyı ancak daha fazla otoriteyle, yani sarsılmaz bir egemenlik zırhıyla aşabilirdi. Dolayısıyla Bodin, yeni düzenin hem ilk teşhisini koyan hem de bu düzenin en büyük aygıtı olan modern devletin otoriter temelini atan isimlerden biri oldu.

Dışarıdaki yağma, içeride “mülksüzleştirme” ile tamamlandı; içsel sömürü Avrupa’nın kendi köylüsünü vurdu. Özellikle İngiltere’de soylular, yün ticaretinin iştahıyla köylülerin ortak arazilerini çitlerle çevirip “özel mülkiyete” hapsettiler. “Çitleme” denilen bu hamleyle, binlerce insan bir gecede toprağından ve geçmişinden koparıldı. Bu sistematik yerinden edilme süreci, hayatta kalmak adına emeğinden başka satacak hiçbir şeyi kalmayan o devasa mülksüz kitleleri yaratarak kapitalizmin en hayati ihtiyacını da karşılamış oldu.

Siyasetin zemini de bu ekonomik depremle birlikte sarsılarak devletlerin güç anlayışını kökten değiştirdi. Artık iktidar sadece kılıçların keskinliğiyle değil, hazinelerde biriken altın ve gümüşün ağırlığıyla ölçülür hale gelmişti. Merkantilizm olarak vücut bulan bu korumacı doktrin, devlet ile tüccar arasında sarsılmaz bir kader birliği kuruyordu. Krallar ordularıyla ticaret yollarını güvenceye alıyor, tüccarlar ise kazandıkları servetle devletin savaş makinelerini finanse ediyordu. Doğu’nun kapalı imparatorlukları hala toprağa bağlı geleneksel tarım vergileriyle günü kurtarmaya çalışırken, Batı'nın kralları tüccarlarla el ele verip dünyanın geri kalanını parselliyordu.

Nihayetinde 1648 Westphalia Antlaşması ile modern egemenlik kavramı hukukileşirken, Francis Bacon “Bilgi güçtür” diyerek doğayı hükmedilmesi gereken bir mekanizma olarak tanımlıyordu. Bu yeni düzende bir ağaç artık sadece gölge değil kereste, bir insan ise bir can değil makinelerin dişlileri arasında eriyecek bir çalışma saatiydi; sahne tamdı ve dünya artık koca bir fabrikaya dönüşmek üzereydi.