Geçmiş kırgınlıklar, ideolojik ayrılıklar elbette var; ancak ülkenin bugünkü tablosu bu ayrılıkları lüks hâline getiriyor. Demokrasiye yönelen her saldırı, emeğin gasp edildiği her çalışma alanı, adalet sisteminde yaşanan her çürüme, solun birlik sorumluluğunu daha da büyütüyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar artık “kimin daha sol olduğu” tartışmasını değil; kimin daha cesur davranacağı sorusunu gündeme getiriyor. -------------------------------------------------------------------------

Türkiye, artık ertelenemez bir yüzleşmenin eşiğinde duruyor. Ekonomiden hukuka, toplumsal barıştan demokrasiye kadar her alanda belirleyici bir eşikte. Bu eşik, sadece siyasi iktidarın kaderini değil; toplumun, hatta gelecek kuşakların yaşam koşullarını belirleyecek. Bu yüzden bugün içinde bulunduğumuz dönem, sıradan bir seçim döngüsünün ötesinde, tarihsel bir yol ayrımı niteliği taşıyor. Bu yol ayrımında sol siyasetin sorumluluğu artık tartışmaya kapalı: Ya güçlü bir seçenek olarak sahneye çıkacak ya da sessiz bir seyirci olarak tarihin akışını uzaktan izleyecek.

Bugün Ülkemizde emekçiler, işsizler, güvencesiz çalışanlar, asgari ücretin altında eriyen milyonlar taleplerini her zamankinden daha yüksek sesle haykırıyor. Sendikalar güçsüzleştirilirken, iş cinayetleri sıradanlaşırken, emek mücadelesi yalnızca bir sınıf talebi değil; toplumun tamamını ilgilendiren bir demokrasi meselesine dönüşmüş durumda. Çünkü emeğin olmadığı yerde adalet olmaz; adaletin olmadığı yerde demokrasi nefes alamaz.

Bugün Türkiye’de adalet sistemi sadece yargı kurumlarıyla değil, hayatın en gündelik alanlarında dahi sorgulanıyor. Gelir dağılımı uçurumu, fırsat eşitsizliği, gençler için güvencesiz gelecek… Tüm bunlar sol siyasetin uzun yıllardır ısrarla dile getirdiği başlıkların toplumun geniş kesimleri tarafından artık daha net görüldüğünü gösteriyor. Kutuplaştırıcı politikaların toplumu yorduğu, ekonomik sıkıntıların geçim krizine dönüştüğü bir ülkede solun söylemleri yalnızca ideolojik bir çağrı değil; toplumun adalet talebine verilen somut bir cevaptır.

Birleşik muhalefet, sandık gününe sıkışmış bir ittifak değildir. Sokakta, fabrikada, üniversitede, mahallede; emeğin örgütlenmesinden kadın mücadelesine, ekolojik direnişten gençlik hareketlerine kadar her alanda ortak bir söz üretme iddiasıdır. Farklılıkları bastırmak değil; onları ortak bir hedef doğrultusunda koordine edebilmek ise olgun bir siyasal aklın göstergesidir. Bugün solun önündeki en kritik görev, işte bu olgunluğu gösterebilmektir.

Geçmiş kırgınlıklar, ideolojik ayrılıklar elbette var; ancak ülkenin bugünkü tablosu bu ayrılıkları lüks hâline getiriyor. Demokrasiye yönelen her saldırı, emeğin gasp edildiği her çalışma alanı, adalet sisteminde yaşanan her çürüme, solun birlik sorumluluğunu daha da büyütüyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar artık “kimin daha sol olduğu” tartışmasını değil; kimin daha cesur davranacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Sol siyaset, bugünün Türkiye’sinde teori tartışmalarına sıkışıp kalamaz. Daha adil bir gelir dağılımını, gerçek bir hukuk düzenini, güçlü bir demokratik yapıyı ve emeğin haklarını merkezine alan geniş bir toplumsal ittifak hattı kurmak zorunda. Çünkü demokrasi sadece bir yönetim biçimi değil; emeğin karşılığını alabildiği, adaletin herkese eşit uygulandığı bir yaşam biçimidir. Bunun olmadığı her model, ne kadar süslü anlatılırsa anlatılsın, toplumda karşılık bulamaz.

Türkiye’nin yol ayrımında olduğu bu kritik dönemde, sol siyasetin atacağı adımlar sadece bugünü değil; yarının Türkiye’sini de belirleyecek. Şimdi sorulması gereken soru nettir:

Sol, bu tarihsel sorumluluğu üstlenerek emekten, demokrasiden ve gerçek adaletten yana birleşik bir muhalefetin taşıyıcısı olabilecek mi? Yoksa bir kez daha bekleyip tarih sahnesinin kenarında durmakla mı yetinecek?