Eskiden "devlete kapağı atmak" diye bir tabir vardı. Kamu personeli olmak; garantili bir hayat, kaynayan bir tencere, hatta belki bir yazlık ev hayali kurabilmek demekti. Bugün o hayal yıkıldı, altında ise milyonlarca kamu emekçisi kaldı. ...... Rosa Luxemburg’un o muazzam tespiti, bugün KESK’in ve diğerlerinin arasındaki farkı en net şekilde özetler: "Hareket etmeyenler, zincirlerini fark edemezler."
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Karl Marx, yüzyıllar öncesinden bugünü tarif edercesine şöyle diyordu: "Sermaye, işçinin sağlığı ve yaşam süresi konusunda, toplum tarafından zorlanmadıkça hiçbir kuşku duymaz."
Bugün Türkiye’de yaşadığımız tam olarak budur. Toplumun ve sendikaların "zorlayıcı gücü" kırıldığında; sermaye ve iktidar, emekçiyi sadece "nefes alıp çalışmaya devam edecek kadar" bir ücrete mahkûm eder.
Eskiden "devlete kapağı atmak" diye bir tabir vardı. Kamu personeli olmak; garantili bir hayat, kaynayan bir tencere, hatta belki bir yazlık ev hayali kurabilmek demekti. Bugün o hayal yıkıldı, altında ise milyonlarca kamu emekçisi kaldı.
"Diplomalı Yoksullar" ve "Çalışan Yoksullar" çağına Hoş Geldiniz.
Bugün en düşük memur maaşının yoksulluk sınırının yarısına bile zor ulaştığı, büyükşehirlerde kiranın maaşın %60’ını yuttuğu bir tabloyla karşı karşıyayız. Öğretmeni ek iş arayan, hemşiresi nöbet parasına muhtaç kalan, büro emekçisi kredi kartı taklalarıyla ayı çevirmeye çalışan bir sistem sürdürülebilir mi?
Peki, kamu emekçisi bu cenderedeyken, o devasa binalarda oturan, milyonluk üye sayılarıyla övünen sendikalar ne yaptı?
Sefaletin İmza Töreni ve Vitrin Süsleri
İşte tam burada, Türkiye sendikal hareketinin kanseri olan "sarı" ya da daha doğru tabiriyle "icazetli sendikacılık" devreye giriyor.
Yıllardır Toplu Sözleşme masasına "yetkili" sıfatıyla oturan konfederasyonun pratiği ortada: Hükümetin belirlediği enflasyon tahminine "evet" demek, TÜİK’in çarşı-pazardan kopuk verilerine imza atmak ve "tarihi başarı" manşetleri atmak. Bu anlayış, sendikacılığı bir hak alma mücadelesi değil, bir "kariyer basamağı" ve iktidarla "iyi geçinme sanatı" olarak görüyor. Sonuç? Erimiş maaşlar, güvencesizleşen çalışma yaşamı ve mülakatla gasp edilen liyakat.
Bu yapılar, üye sayılarını mücadele ederek değil; kamudaki yönetici baskısı, makam vaadi ve "bizdensen rahat edersin" telkinleriyle artırdılar. Yani, hiçbir risk almadan, konfor alanlarını terk etmeden büyütüldüler.
Hamaset Tuzağı, Vitrin Sendikacılığı ve "Yedek" Muktedirler
Sadece iktidar gölgesindekiler mi sorumlu? Elbette hayır. Bir de madalyonun diğer yüzünde; sendikal mücadeledeki kısırlığını, toplumun hassas değerlerini sömürerek örtmeye çalışan "vitrin sendikaları" var.
Bu yapılar, toplumun ortak hassasiyetlerini ve tarihsel sembolleri birer 'tüketim nesnesi' haline getirip, buradan üye devşirmeyi sendikacılık sanıyor. Üstelik tek sermayeleri hamaset de değil; kendi eylemsizlikleri sorgulanmasın diye, gerçek sendikal mücadele yürütenleri kriminalize etmekten, onları 'sakıncalı' göstererek emekçilere korku salmaktan medet umuyorlar. 'Aman başınız yanar' tehdidiyle kitleleri pasifize eden bu anlayış, işin en trajikomik yanını da gözler önüne seriyor: Söylemlerinde arkasına sığındıkları o köklü mirasla taban tabana zıt bir pratik sergiliyorlar.
Öyle ki; emeğin üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül faşizminin icat ettiği, darbe generallerinin takvime eklediği günleri, en yüksek perdeden kutlamakta beis görmüyorlar. Darbe hukukunun ürünü olan ritüelleri sahiplenip, sonra da "demokrasi" veya "Cumhuriyet değerleri"nden bahsetmek, açık bir samimiyetsizliktir. Sistemin belirlediği bayramlarda hamaset yarışına giren bu anlayış, aslında 12 Eylül ruhunun bir devamıdır. Emek mücadelesini salon toplantılarına hapseden bu konformizm, sınıfı birleştirmez; aksine kimlikler üzerinden bölerek sermayenin ekmeğine yağ sürer.
KESK: Sisteme Sığmayanların İradesi
Tüm bu çürümüşlüğün ortasında, pusulasını şaşırmayan bir irade var. Türkiye’de kamu sendikacılığı tarihini; yasaları bekleyerek değil, yasaları zorlayarak yazan bir gelenek: KESK.
Rosa Luxemburg’un o muazzam tespiti, bugün KESK’in ve diğerlerinin arasındaki farkı en net şekilde özetler: "Hareket etmeyenler, zincirlerini fark edemezler."
Sarı sendikalar ve vitrin sendikaları o zincirleri parlatmakla, makam koltuklarında o zincirleri "konfor alanı" sanmakla meşgulken; KESK, o zincirleri kırmak için hareket edenlerin örgütüdür. İcazetli sendikalar gibi masada uzlaşmayı değil; sokakta kazanmayı esas alır.
KESK neden farklıdır?
Çünkü KESK, kamu emekçisinin sorununu sadece "yüzdelik zam" pazarlığına indirgemez. Bilir ki; demokrasinin olmadığı yerde ekmek, adaletin olmadığı yerde iş güvencesi olmaz. Bu yüzden sadece cüzdan için değil; barış için, laiklik için, parasız eğitim ve sağlık için de meydanlardadır. "Siyaset yapma" diyenlere inat, emeğin de demokrasinin en büyük siyaset olduğunu haykırırlar.
Neden mi KESK bu yazının merkezinde? Çünkü KESK;
· Darbecilerin icat ettiği günleri değil, evrensel emek günlerini ve direniş tarihlerini referans alır.
· Değerleri sömürmez; savundukları ilkeler uğruna ihraç edilmeyi, sürgün yemeyi, yargılanmayı göze alır.
· "Satış sözleşmelerine" imza atmadığı için "marjinal" ilan edilir ama asla "işbirlikçi" olmaz.
İktidarın “yüzdelik zam” sadakasına karşı “insanca yaşamaya yetecek ücret” talebini; göstermelik masalara karşı “Grevli Toplu Sözleşme” hakkını; değer sömürüsüne karşı ise sınıf mücadelesini savunan tek yapıdır.
Sonuç: İllüzyondan Çıkış
Kamu emekçisi için tablo nettir. Ortada bir "sendika enflasyonu" değil, bir "anlayış krizi" ve “sınıf bilinci eksikliği” vardır.
Bir tarafta iktidarın memurları, diğer tarafta 12 Eylül’ün mirasıyla barışık statüko sendikaları... Karşılarında ise tarihsel birikimiyle direnen, bedel ödeyen ve sistemin kalıplarına sığmayan KESK gerçeği.
Yoksulluk derinleşirken yapılacak şey; hamasi nutuklara alkış tutmak ya da bir "kurtarıcı" beklemek değildir. Yapılacak şey, illüzyondan çıkıp, emeğin gerçek mevzisine dönmektir. Çünkü o ekmek, ancak onun için kavga vermeyi göze alanların sofrasında büyüyecektir.
Unutmayalım ki tarih boyunca kural hiç değişmemiştir:
Kralın sofrasına oturanlar, o sofradakilerle değil, kralın verdikleriyle doyar. Ama o sofrayı devirmeye cesaret edenler, kendi alın teriyle kurdukları sofrada onuruyla doyar.
Tercih sizin: Ya kralın sofrasındaki kırıntılar ya da “emeğin sofrasındaki onurlu ekmek.”
