Prof. Dr. Engin Arık “Toryumla çalışan nükleer santrallerin patlama tehlikesi olmadığı gibi, Çernobil benzeri bir felaketin yaşanması da mümkün değil. Işınetkin (radyoaktif) atık en az düzeyde, yani uranyumlu santrallerin atıkları gibi tehlikeli, uzun ömürlü değil. Bunlar da nötronlarla yok edilebiliyor. Çevre kirlenmiyor. Reaktörün fişini çektiğinizde her türlü işlem duruyor.”

* * *

Yeşil Yeni Düzen (YYD) ya da "yeşil dönüşüm" fosil enerjiden yenilenebilir enerjiye geçişi, enerji verimliliği uygulamalarını, "yeşil" iş olanakları yaratılarak emekçi sınıflar için adil geçiş vaat eden bir politikayı ifade ediyor. Aynı zamanda YYD, Avrupa Yeşil Mutabakatı adı altında ayrıntılandırılan ve çeşitli sol partilerin, emek örgütlerinin ve ekoloji hareketlerinin olumlu yaklaştığı bir iklim ve iktisat politikası. Yukarıda bahsedilen kesimleri sermaye ile buluşturan YYD, sınıf sorununu çözmeyi hedefleyen eski reformist yapıların başarısızlıklarından sonra bugünün yeni bir reformist hattını temsil ediyor. Bununla beraber sermayenin çeşitli kesimleri, kirliliği azaltma iddiasındaki bu sürece dahil olmak için oldukça iştahlı görünüyorlar. David Harvey, “On Yedi Çelişki ve Kapitalizmin Sonu” adlı kitabında sermaye odaklı bu tür projeler için şunları söylemektedir; “Tüm ekoloji ve çevre projeleri sosyoekonomik projelerdir. O halde her şey sosyoekonomik ve ekolojik projelerin neyi amaçladığına bağlı. Hedef insanların refahı mı yoksa kar oranı mı? Kamu sağlığı ve temiz su alanlarında bu diyalektik halkın yararına zaman zaman da kârın aleyhine işledi. Büyük bir işkolu haline gelen çevreciliğe verilen kamuoyu desteği sonuç olarak hem sermayeye hem de çevre politikalarına faydalı oldu. Ne yazık ki bu politikaların bir bölümü öze ilişkin değil semboliktir. Bu olguya 'yeşil aklama' denir ve kar saikli bir projenin insan refahını artırmayı amaçlayan bir proje olarak maskelenmesini sağlar.”

Küresel ısınma ile ilgili son yayınlanan bir veriyi paylaşarak devam edelim. Tüm dünyada sıcaklık artışının; 2026 yılına kadar 1,50, 2036 yılına kadar 2,00, 2045 yılına kadar 2,50 ve 2050 yılına kadar 2,85 derece şeklinde olması bekleniyor (Tabii mevcut ekonomik sistem olan kapitalizmi değiştirmezsek). Bu veriler bize şunu hatırlatıyor: Mevcut ekonomik sistem olan kapitalist üretim şeklinin devam etmesi halinde dünya yaşanılacak bir yer olmaktan çıkmış olacak.

Öte yandan, Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 30. Taraflar Konferansı (COP30) Brezilya’nın Belem şehrinde Kasım ayı içerisinde yapıldı. Daha önce yapılan 29 toplantı gibi bu toplantının da çözüm üretmediği bir kez daha görüldü (Bu arada bir sonraki toplantının Türkiye’de yapılması kararlaştırıldı). Bu toplantıların ana eksenini ülkelerin “yeşil boyama” eksenli yaklaşım tarzları oluşturduğu da biliniyor. Örneğin, son toplantıda Brezilya Devler Başkanı Lula da Silva, bir yandan Amazonların korunması için 125 milyar dolarlık fon sağlamayı amaçlayan “Tropikal Orman Sonsuza Dek Fonu” girişiminden bahsederken diğer taraftan Brezilya devletinin petrol şirketi Petrobras’a Amazon Deltasında petrol aramasına ruhsat veriliyor olması bunun kanıtı.

Türkiye bu süreçte neler yapıyor ya da Türkiye’de “iklim krizi” nin görünür sonuçları neler diye baktığımızda şunları görüyoruz: İlki, Türkiye, İklim Endeksinde (CCPI) yerinde sayan bir ülke. On yıldır endeksteki yeri “düşük” veya “çok düşük”. Bu sıralama şaşırtıcı değil. Çünkü karbon salınımını indireceği taahhüdünü revize etti ve 2035’e kadar emisyonları artırmayı öngördüğü yeni bir iklim hedefi sundu. Bu teklifte kömürlü termik santrallere devlet teşvik sağlamayı planladığını açıkladı. Türkiye teşvik sağlanan termik santraller yoluyla sadece atmosferi kirletmekte kalmıyor, santrallerde yoğun su nedeniyle ile çevrede yaşayan insanların su sıkıntısı yaşamasına yol açıyor. Örneğin Yeniköy Termik santrali (Muğla) olduğu gibi Bodrum’a su sağlayan ve su seviyesi ölü hacme düşen Geyikli Barajının suyu, aynı zamanda termik santral tarafından kullanılıyor. Bu termik santral, Bodrum halkının bir günde kullandığı su miktarını tek başına kullanıyor.

İkinci olarak, Türkiye’de 36 göl tamamen kurudu. 14 göl ise kurumak üzere. Göllerin kurumasının nedeni sadece küresel ısınmanın sonucu olarak yağışların azalması ya da düzensizliği değil, çoğunlukla göllerimizi besleyen akarsuların üzerindeki Hidroelektrik Santrallerin (HES) varlığı. Öte yandan, Meteoroloji Genel Müdürlüğünün 12 ve 24 aylık Standartlaştırılmış Yağış İndeksi (SPI) haritaları (Ekim 2025) Türkiye’nin bazı bölgelerinde kuraklığın kalıcı ve kronik bir su sorununa dönüştüğünü ortaya koyuyor. Burada küresel ısınmadan kaynaklı bir kuraklık söz konusu olmakla beraber mevcut su kaynaklarının kötü kullanımıyla da ilgili. Öte yandan Kanal İstanbul Projesinin yeni yayınlanan bilirkişi raporu kanal yapıldığında olası riskleri ortaya koydu. Unutmayalım ki, bu proje diğer bütün yarattığı olumsuzlukların yanında İstanbul’un su ihtiyacının yaklaşık %10’nunu sağlayan Sazlıdere ve Terkos Göllerini ortadan kalkacak.

Üçüncü olarak, Türkiye’de tarım arazileri ve orman alanları madene ve enerji santrallerine kurban ediliyor. Türkiye’nin tüm arazilerinin maden ruhsat oranı her geçen gün artıyor. Bu oran yer yer %90’lara ulaşmış durumda. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğünün (MAPEG) 2024 yılı verilerine göre, bazı şehirlerimizde şirketlerin maden araması yapabilecekleri arazi oranları şu şekilde: Giresun %85, Aydın %77, Gümüşhane %93, Rize %82, Trabzon %77, Ordu %74. Bu illerin önemli tarım bölgeleri olduğu da biliniyor. Bununla birlikte maden çıkarılan bölgelerimizde, maden çıkarımının çıkarıldığı bölgeye etkilerine baktığımızda sorunun boyutu gözler önüne serilmiş olur. Erzincan İliç’te yaşananlar herkesin belleğinde. Gelgelelim, Sinop Boyabat’ta kurulmaya çalışılan bakır madeni projesi “Sömürge Tipi Kuralsız Madencilik” örneklerinden sadece biri.

Gökırmak Havzası’nın sonunu getireceği ortada olan bu proje ile bölgedeki su havzaları, tarım alanları ve meralar yok olma tehditliyle karşı karşıyadır. Cengiz Holding’in, Kastamonu Küre ve Hanönü’nde, Kazdağları ve Kaçkarlar’da yaptığı doğa kıyımlarını Boyabat’ta da yapmak istediği anlaşılmaktadır. Gökırmak Havzası’nın pirincinin ve Boyabat halkının sağlıklı içme suyu hakkının ve bütün bu bölgede yaşayan fauna ile floranın yaşam hakkının madencilik faaliyetine teslim edilmemesi gerekiyor.

Dördüncü olarak, Çin, dünyada türünün ilk örneği olacak temiz ve güvenli nükleer enerji arayışının anahtarı deneysel bir reaktör geliştirme yolunda ilerliyor. Yerel haberlere göre, Çin hükümeti önümüzdeki aylarda çöl şehri Wuwei’de bir prototip erimiş tuz (toryum) nükleer reaktörü inşasını bitirmeyi ve bundan sonra benzer ortamlarda bir dizi daha büyük ölçekli tesis kurmayı planlıyor. Çok az karbon emisyonu salımı yaparken güç üretme kabiliyetine sahip olan nükleer reaktörler, sürdürülebilir enerji üretimi söz konusu olduğunda net bir avantaja sahipler.

Söz konusu toryum bazlı reaktör geliştirme adına ülkemizde kayda değer bir çalışma bulunmamaktadır. Bekliyoruz ki birileri yapsın, geliştirsin, ardından bu birikimden biz de yararlanırız anlayışı hâkim durumda. Bir de şüpheli bir uçak kazasında kaybettiğimiz Prof. Dr. Engin Arık’ın konuyla ilgili sözlerine bakalım: “Toryumla çalışan nükleer santrallerin patlama tehlikesi olmadığı gibi, Çernobil benzeri bir felaketin yaşanması da mümkün değil. Işınetkin (radyoaktif) atık en az düzeyde, yani uranyumlu santrallerin atıkları gibi tehlikeli, uzun ömürlü değil. Bunlar da nötronlarla yok edilebiliyor. Çevre kirlenmiyor. Reaktörün fişini çektiğinizde her türlü işlem duruyor.”

Bütün bunlar bize Türkiye’de kurulmaya çalışılan nükleer enerji santrallere ve bu santrallerin yaratacağı ekonomik ve çevresel riskleri göze almanın anlamsızlığını gösteriyor. Çünkü biliyoruz ki birçok nadir toprak elementlerinde olduğu gibi, Türkiye, dünya toryum rezervlerinin %70’ine sahip bir ülke. Yapılması gereken ortada: Engin Arık Hocanın bıraktığı yerden devam etmek. Yoksa “dişini fırçalarken suyunu kapat”, “duşta az su kullan”, “bulaşık ve çamaşırları elde değil makinede yıka” gibi sorumluluğu bireye yükleyen cümleler ile iklim krizini aşabileceğimizi düşünür dururuz.