"Coğrafya kaderdir" ifadesi, coğrafyanın insan yaşamı, kültür ve toplumsal gelişim üzerindeki belirleyici etkisini vurgulayan bir söylemdir. Genellikle İbn Haldun'a atfedilir. İbn Haldun, 14. yüzyılda yaşamış bir tarihçi, sosyolog ve düşünürdür. Eserinde, coğrafyanın insan toplulukları üzerindeki etkilerini ele almış ve coğrafi koşulların, medeniyetlerin gelişiminde önemli bir rol oynadığını belirtmiştir. Ancak, bu ifadenin İbn Haldun'un "Mukaddime" adlı eserinde doğrudan geçmediği, ancak onun düşüncelerinin bu ifadeye zemin hazırladığı kabul edilmektedir.

“Coğrafya kaderdir” sözünün İbn Haldun’a atfedilmesi, onun düşüncelerinin doğru anlaşılmadığını göstermektedir. İşin gerçeği; coğrafya kaderdir söylemi, coğrafyanın, insan yaşamı, kültürü ve toplumsal gelişimi üzerindeki belirleyici etkisini vurgulayan bir söylemdir ve İbn Haldun’un eseri Mukaddime’den böyle bir çıkarsamaya ulaşmak oldukça zordur. Eğer böyle ise İbn Haldun, Mukaddime adlı eserinde ortaya ne koymaktadır ya da bu eserde ne söylemektedir?

Haldun, Mukaddime’nin birinci cildinin ikinci bölümünde; tarıma dayalı topluluklar ile lüks üretime ve tüketime sahip toplulukların oluşturdukları kültürlerin ve medeniyetlerin doğaya uygun durumda olduğunu belirterek, kültür ya da medeniyet farklılıklarını; yalnızca doğal koşullar, yani fiziki ortamdan gelen koşullar değil, tanrısal ya da doğa üstü olaylara karşıt olarak, olağan, maddi, dünyasal olguların bütünüdür şeklinde açıklar. Buradan anlaşılacağı gibi Haldun, coğrafi etkenlerin toplumların yaşamında temel etken olduğuna pek itibar etmemiş olur.

Bununla birlikte Haldun, ırkla ilgili verilerin de belirleyici bir etkisi olduğunu kabul etmez. Mukaddime’nin birinci cildinde şöyle der: “İnsan kişiliği adetlere ve alışkanlıklara bağlıdır, yaradılışa ya da huya değil.” Kuşkusuz bugün çok yaygın olarak kullanılan “İnsan yaşadığı gibi düşünür, düşündüğü gibi yaşar.” şeklindeki benzer ifadelerin XIV. yüzyılda Haldun tarafından söylenmesi ilgi çekicidir. Daha da ilginci ve Haldun’un çağını aşan ve önemini ortaya koyan yine kitabının aynı bölümünde “Çeşitli halkların adetlerinde ve kurumlarında görülen farklar, her halkın geçimini sağlama tarzından kaynaklanır.” sözü, onun tarihsel maddeciliğin öncüsü olarak görülmesine yol açmıştır.

Öte yandan ünlü bir dijital platform dizisi olan Şahsiyet’te geçen bir repliğin konumuzun anlaşılması açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bu repliğin sosyal medyada oldukça ilgi gördüğünü söylemeliyim. Replik şu şekilde: “… İnsanın kişiliğini de geleceğini de doğum yeri belirler. Sonuçta Trablus’ta, Peşaver’de ya da Angola’nın herhangi bir yerinde doğmuş bir çocuğun hayatının neye benzeyeceğini tahmin etmek zor değil, eh Toronto’da, Oslo’da, Tokyo’da doğmuşsa az buçuk ne olacağı belli. Bizim Anadolu insanı bunu bilir. Mesela onun için de bir kişiye, burcun ne diye sormaz! Memleket nere diye sorar.” Bu replik “coğrafya kaderdir” algısının doğru olduğunu ima etmektedir.

İşin aslına gelince bunun böyle olmadığı ortaya çıkar. Örneğin, benzer fiziki çevreler (coğrafyaların) benzer beşerî olaylara yol açmadıkları gibi, aynı iklim koşullarına sahip ortamlar da aynı uygarlıkları ortaya çıkarmamıştır (Bu konuda Akdeniz Havzası ile aynı iklime sahip Kaliforniya Bölgesini karşılaştırabiliriz). Bundan başka, insanlar farklı çevrelerde aynı tarzda da tepkide bulunabilirler. Örneğin, Avrupa’daki yerleşme ile Kuzey Amerika’nın ve Avusturalya’nın çeşitli iklim çevrelerindeki yerleşmelerin birbirine son derece benzemesi gibi. Gelgelelim çevre insanı etkilediği gibi, insan da çevreyi etkilemektedir. “Bu ilişkiler karşılıklıdır, çünkü tekniğimiz doğaya uymak zorunda olduğu gibi, onu değişikliği de uğratır. Her an çevremizin koşulları ile karşı karşıya olduğumuz için onu yeniden yaratırız.”

Coğrafya “kader” değildir ama, coğrafyanın giderek daha fazla, daha büyük çaplı ve daha çeşitli olarak kapitalist kullanım biçiminin, yani sermaye üretim ve birikim aracı olarak kullanımının, emek ve doğa yıkımını eşgüdümlü biçimde büyütmesi, kapitalizmin yasasıdır. “Eşitsiz Gelişim Yasası” diye adlandırılan bu yasa bütün coğrafyaları değiştirip dönüştürmeyi hedefler. Bu yasayı dikkate aldığımızda “coğrafya kaderdir” demek oldukça zor olacaktır.

Marx’ın, Grundrisse’de yazdığı gibi: “Doğa makine yapmaz, lokomotifler, demiryolları, elektrikli telgraflar, self-acting mule’lar vb. üretmez. Bunlar insan çabasının, sanayinin ürünleridir; doğal hammaddelerin insanın doğaya hâkim gelen iradesinin ya da insanın doğa üstündeki etkinliğinin organlarına dönüştürülmesidir.” O halde doğanın kendi başına üretim araçları üretememesi gerçeği, bizi coğrafi determinizmden ve “Coğrafya kaderdir” sözünden uzaklaştırır ve farklı coğrafyalarda farklı yaşama biçimlerinin oluşmasının binlerce yılı kucaklayan bir tarihin ürünü olduğu fikrine yaklaştırır.

Sonuç olarak farklı coğrafyalarda farklı yaşama biçimlerinin, farklı kültürlerin ve farklı insan davranışlarının bulunması coğrafyanın sağladığı olanak ya da olanaksızlıklardan değil, George Thomson’un ”İlk Filozoflar” adlı kitabında dediği gibi: ”Toplumun üreticilerle üretimi örgütleyenler arasında, el emeği ile kafa emeği arasında bir ayrılma olarak başlayan sınıflara bölünmesiyle birlikte, yalnızca üretim tekniğinde değil aynı zamanda toplumun örgütlenişinde ve insan bilincinin zenginleşmesinde ve insan bilincinin zenginleşmesinde de uygarlığın ortaya çıkışına yol açan büyük ilerlemeler için koşullar yaratılmış olur.”

Toplumların sınıflara bölünmesi ve uygarlığın kapitalizm aşamasına gelmesi her türlü coğrafyanın sermaye ile birleştirilerek üretim aracı biçiminde kullanılmasına yol açmıştır. Böylece coğrafya sermayenin üretim ve karlılık aracı haline gelmiş olur. Petrol, doğal gaz, madenler, ormanlar, toprak, sular, hatta denizler, hava, güneş ve doğal geçiş yolları bile. Bunlar doğal biçimleriyle sermaye, hatta bazıları özel mülkiyet dahi olmadığı halde, sermaye ile birleştirildiği anda, sermayenin üretim ve karlılık aracı olarak işletilebilir hale gelir. Konuya bu şekilde yaklaştığımızda “Coğrafya kader midir?” sorusu yanıtlanmış olur.