.... Vicdan artık eylemle değil, paylaşımla ölçülüyor. Yardım kolisi göndermesen de olur; yeter ki “unutmadık” yazılı bir story at. Zaten kimsenin gerçekten hatırladığı da yok. Siyaset de bundan azade değil. Bir açılış töreni düşünün: Ortada yarım kalmış bir bina, etrafta kalabalık bir protokol. Önemli olan binanın bitmesi değil; kurdelenin kesildiği anın net çıkması. Proje çalışıyor mu, işe yarıyor mu, halka faydası var mı? Bunlar ikinci planda. Asıl mesele, o karede kimin nerede durduğu....."
Bu ülkede artık yaşananlar değil, yaşanıyormuş gibi gösterilenler önemli. Hakikat, kadrajın dışında kaldı; filtrelenmiş bir anın gerisinde, görünmez bir köşeye itildi. Herkes bir fotoğrafın peşinde. O fotoğrafın anlattığı hikâye doğru mu, eksik mi, yalan mı; kimsenin umurunda değil. Yeter ki paylaşılabilir olsun.
Bir felaket yaşanıyor mesela. İlk refleks yardım etmek değil, telefonun kamerasını açmak. Enkazın başında çekilen bir kare, üstüne eklenen birkaç duyarlı cümle, yanına da bir siyah-beyaz filtre. Vicdan artık eylemle değil, paylaşımla ölçülüyor. Yardım kolisi göndermesen de olur; yeter ki “unutmadık” yazılı bir story at. Zaten kimsenin gerçekten hatırladığı da yok.
Siyaset de bundan azade değil. Bir açılış töreni düşünün: Ortada yarım kalmış bir bina, etrafta kalabalık bir protokol. Önemli olan binanın bitmesi değil; kurdelenin kesildiği anın net çıkması. Proje çalışıyor mu, işe yarıyor mu, halka faydası var mı? Bunlar ikinci planda. Asıl mesele, o karede kimin nerede durduğu. Kim ön sırada, kim arka planda, kim kadraja giremedi.
Sosyal hayatımız da farklı değil. Kahve içmeye gitmiyoruz, kahve fotoğrafı çekmeye gidiyoruz. Tatile çıkmıyoruz, tatildeymiş gibi görünmeye çıkıyoruz. Denizin tuzu, güneşin yakıcılığı, yolun yorgunluğu önemsiz; şezlongta çekilen bir kare her şeyi telafi ediyor. Mutluluk yaşanması gereken bir duygu olmaktan çıktı, ispatlanması gereken bir performansa dönüştü.
En acısı da şu: Fotoğraf çekilmediğinde, sanki yaşanmamış sayılıyor. Bir çocuğun gülüşü, bir yaşlının duası, sessizce yapılan bir iyilik… Kadraj yoksa, beğeni yoksa, değer de yok. Görünmeyen, paylaşılmayan, alkışlanmayan her şey yavaş yavaş siliniyor.
Bu ülkede herkes fotoğraf peşinde ama kimse fotoğrafın arkasına bakmıyor. O arka planda yoksulluk var, adaletsizlik var, yorgunluk var. Ama onları kadraja almak riskli. Çünkü onlar beğeni getirmez. Onlar konforu bozar. O yüzden flu bırakılıyor, kesiliyor, hatta tamamen dışarıda tutuluyor.
Bir de “iyi görünme” telaşı var. Yanlış yapmamak için değil, yanlış görünmemek için dikkatliyiz. Söylenen sözün doğruluğu değil, nasıl algılanacağı önemli. Atılan adımın etkisi değil, nasıl fotoğraflanacağı hesaplanıyor. Bu yüzden de her şey yüzeyde kalıyor. Derinleşemiyoruz, çünkü derinlik estetik durmuyor.
Belki de artık şunu sormanın zamanı: Biz ne zaman yaşamaktan vazgeçip belgelemeye başladık? Ne zaman hissetmek yetmedi de, göstermek zorunda kaldık? Ne zaman gerçek, yerini temsil edene bıraktı?
Bu ülkede herkes fotoğraf peşinde. Ama bir gün, bütün bu kareler üst üste yığıldığında, geriye bakıp şunu fark edebiliriz: Çok şey göstermişiz ama pek az şey yaşamışız. Ve ne yazık ki o fark edişin de fotoğrafı olmayacak.
Bir de iyilik meselesi var. Eskiden iyilik, yapanla yapılan arasında sessiz bir bağdı; şimdi kalabalık bir sahne. Yapılan herhangi bir iyilik, neredeyse otomatik olarak bir fotoğraf çağrısı içeriyor. Yardım uzatılmadan önce kadraj ayarlanıyor, ışık kontrol ediliyor. Kim daha önde görünecek, kim daha mağdur, kim daha merhametli çıkacak… İyilik bile rekabete dönüştü. Asıl amaç yaraya merhem olmak değil, o merhemi sürerken görüntüde yer kapmak. Fotoğrafa girmeyen iyilik, yapılmamış sayılıyor sanki. Oysa en sahici yardımlar, kimsenin görmediği anlarda yapılanlardır; flaş patlamaz, alkış duyulmaz, ama vicdan rahatlar. Ne var ki bu çağda vicdanın sesi kısık, kameranın sesi çok yüksek.....!!
