“.....Şarap içen padişahlar vardır. Şarap içmeyi halifeliğe mâni görmezler ama Atatürk’ün rakısını Müslümanlığıyla bağdaştıramazlar. Padişahın şarabı Atatürk’ün votkası kadar konuşulmaz. Osmanlı’nın belli bir döneminde evlat ve kardeş katli söz konusudur. Hatta bunun caiz olduğuna dair fetvalar bile verilmiştir.” Bu konu da çok çarpıcı bir örnek; elbette anlayana... İşin gücü korumak adına Allah’ı bile kullanmaya dayatılmasıdır. ........."
Elek
Kitabın Yazarı: İzzet GÜLLÜ
(Minel Yayın, 3. Baskı- Nisan 2023, 182 Sayfa)
Kitabın yazarı Psikolog İzzet Güllü, “Elek, bir sorgulama ve aydınlanma kitabıdır” diyerek bize din kavramının psikolojisini anlatmaktadır. Bu tür kitapların okuyan tarafından ya tamamen doğru ya da taraflı kabul görme olasılığı yüksektir. Hani denir ya; “Kör Allah’a nasıl bakarsa Allah da köre öyle bakar” diye; okuduğundan ne beklediğine bağlı kalmak “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlara” özgüdür.
“Küçükken dinlediğim o, “Ruh çıkarken, damarlarınızdan bir çalının yırta kanata çekildiğini düşünün. O kadar acı verici. Allah bizi korusun” şeklindeki zehirli tohum, çocuksu ruhumun yumuşacık toprağında o kadar derinlere ekilmişti ki ucunu bulup ta onu bir türlü söküp atamıyordum oradan. Keyif almama, mutlu olmama sürekli mâni oluyordu bu korku. (…) İşte bu sebeple çocuklara dini eğitim verme işi çok hassastır. Zira dini bilgi kuru bir bilgi olmayıp duygu bileşeni çok kuvvetli bir bilgidir. İçinde cehennem, hesap, ateş, azap, yanma, kabir, yılan, çıyan, zebani gibi unsurlar vardır ve bunlar travmatik nitelikli etkilenmeler doğurabilir. Bunlar çocukları biz yetişkinlerden kat kat daha fazla etkiler.”
Yukarıdaki alıntıların, konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmayanların; özellikle çocukların, dini kavramlarla nasıl korkutulabileceği, böylece dine bağlanılacağının yanılgısını ortaya koyar. Korkudan doğan saygı, o güç kaybolduğunda anında yok olup yerini kandırılmaktan doğan intikam almaya yönelecektir.
“Tarihi bir gerçektir: Tarih boyunca tüm dinleri ne ateistler ne de deistler, sadece ve sadece ilgili dinlerin ruhban ve ilmiye sınıfı tahrif etmiştir.”
“İnsan insanın kurdudur” sözü ne kadar doğru... Din gibi kutsal bir değeri bile ancak ondan çıkar umanlar kendileri için değiştirebiliyor ve öteki saf inananları kandırıyorlar!
“Çocukluğumuzdan beri işitiriz: Allah’ın affetmeyeceği tek günahın kul hakkı olduğu söylenir. Oysa Kur’an açıkça, Allah’ın affetmeyeceği tek günahın şirk olduğunu söylemektedir. Bu kadar basit, bu denli net bir konuda bile böylesi bir yanlış nasıl yapılmış olabilir?” İşte en çarpıcı örnek! Bu kazaen yapılan bir yanlışsa o kadar din bilgini neden karşı çıkmıyor? Demek ki gücü korumak için her yol mubahtır!
“Şarap içen padişahlar vardır. Şarap içmeyi halifeliğe mâni görmezler ama Atatürk’ün rakısını Müslümanlığıyla bağdaştıramazlar. Padişahın şarabı Atatürk’ün votkası kadar konuşulmaz. Osmanlı’nın belli bir döneminde evlat ve kardeş katli söz konusudur. Hatta bunun caiz olduğuna dair fetvalar bile verilmiştir.” Bu konu da çok çarpıcı bir örnek; elbette anlayana... İşin gücü korumak adına Allah’ı bile kullanmaya dayatılmasıdır.
“Tabular ve dogmalar işin içine girdiğinde bilim yapabilmek zorlaşır. Çünkü asla değişmemesi gereken kesin doğrular vardır. Halbuki siz bilim yaparken sıfır bagajla yola çıkmalısınız. Bilimsel veriler sizi hangi noktaya götürürse hiç çekinmeden oraya varabilmelisiniz.” Bu saptama ise katı dini inançlı ülkelerin bilimsel yönden neden geri kaldığının özetidir. Bu kayıplarını yine Tanrı vergisi doğal gaz- petrol gibi yeraltı servetleriyle kapatan bu ülkelerin din ve inanç için mi, gücünü korumak için mi yaşadıklarını hep sorgulatacaktır.
“Kısaca, dinin Allah ile kulu arasında kurulan ve samimiyeti esas alan bir yaratıcı-kul ilişkisi olarak kalması elzemdir.” “Hz. Ali ile Hz. Ayşe’nin savaşı… Dört halifeden üçünün katledilmesi… Peygamberimizin sevgili torununun kellesinin kesilmesi… Bunlar, bir din siyasallaşmaya başladığında nelerin olabileceğinin en somut örnekleridir.” Yazarın dinin siyasallaşmasına ve sonuçlarına ilişkin verdiği bu çarpıcı örneklerin dikkatle okunup sorgulanması gerekir. Bu sorunun çözümünün ise laiklikte olduğunu vurguluyor yazarımız; “Bu toplum laikliğin değerini yaşayarak öğrenecektir. Laiklik bize hazır olarak verildi. O yüzden değerini henüz tam olarak bilmiyoruz.”
Bu tür kitapları tanıtırken hep zorluk çekilir; yazarının yaklaşımı ve yorumuna göre okuyan tarafından çıkarımlar yapılır. O andan itibaren de tanıtan bir tarafa konur. İşin aslı öyle değildir; önemli olan her fikri tartışabilmek, hoşumuza gitmeyeni de en iyi şekilde bilmek gerektiğidir. Çünkü karşı çıkmak kolaydır ama o karşı çıkışın gerekçelerini doğru olarak sıralamak için mutlaka bilgi sahibi olmak gerektir. Kitaptan kısa alıntılar alıyorum; böylece içeriği hakkında biraz bilgi sahibi olabiliriz:
“Seçim imkânı yoksa imtihandan söz edilebilir mi? (…) Görüldüğü üzere demokrasi, ilahi imtihan olgusunun fıtratına uygun olan tek rejimdir aslında.”
“Atatürk’e duyulan kinin altında yatan bir diğer esas neden, onun kula kulluğu yok etmesi, birey olmaya ve özgürlüğe giden yolu açması, özellikle de ilk meal çevirisini yaptırarak Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla başlayan dini ve toplumsal aydınlanma sürecine ivme kazandırmasıdır.”
“Bir ateiste soruluyor: “Sizde Allah ve ahiret inancı yok. Neden iyi ve erdemli şeyler yapma ihtiyacı duyasınız ki?” Cevabı şu oluyor: “Hata ve günah işleyince bizi rahatlatan ibadetlerimiz, içimizi ferahlatan dualarımız ve bize güvence veren tövbe ve şefaat gibi imkanlarımız yok. Biz de bu sebeple vicdanımızı, kendimize olan saygımızı ve kişiliğimizi rahatsız etmeyecek işler yapmaya çalışıyoruz.” Bu analizi en yetkin din psikoloğu dahi yapamaz.”
İbadet yapabilmenin bile nasip kısmet işi olmasının savunulamayacağını, herkesin kendi eylemlerinden ve seçimlerinden kendisinin sorumlu olduğunu, külli irade ve cüz’i irade diye bir şeyin olamayacağını, tek iradenin Allah’ın iradesi olduğunu da okuyoruz.
“Çocuk büyür, her bakımdan olgunlaşır. Anlayacak, kavrayacak, seçim yapabilecek, mükellefiyet sahibi olabilecek bir yaşa gelince işte o zaman din teklif edilir. Aynen peygamberimizin insanlara dini teklif etmesi gibi. (…) Evet, din sadece tebliğ edilir. Hidayet işi ise âlemlerin Rabbi olan yüce Allah’a bırakılır.” İşte işin özeti de budur, zorlamak değil, anlayıp kabulünü beklemek...
Aklını kullanamayacak kişilere ne olduğunu kavrayamayacağı hurafeleri zorla beynine doldurduğunuzda o kişi gerçek bir dindar olamaz. Ancak zorla ezberlediği şeylerle yüzleştikçe içinden çıkamayıp bunalımlara girmeye aday bir birey olur. İnanç; en saf şekliyle, birey ile inandığı Tanrı arasında gizli ve derinden çok kuvvetli bir bağdır.
Ve kitabın sonundaki öğüdünü alayım: “Hak ile batılı ayır, ilahi olanla beşerî olanı ayırt et. İnsan eli değen hiçbir şey kutsal değildir. Ve baban olsa sorgula!”
İyi okumalar dileği ile.
