".........Bu süreçte en büyük sıkıntı veya dincilik adına kazanç, 1970’de MNP’nin kurularak uygun ortamda devlet kadrolarına yerleşmesiydi. “Sincan olayları RP’nin artan dini etkinliğinin ve ordunun artan kaygısının en dramatik örneği değildir. Bu kaygıyı sadece ordu duymuyordu. Şubat 1997’de yapılan anketlerde halkın %60’ından fazlası hükümete karşı çıkıyordu ve yaklaşık %30’u hangi yolla olursa olsun hükümetin çekilmesini istiyordu.” ..........."
Kitabın Yazarı: Bernard LEWIS
Çevirenler: Hamdi AYDOĞAN + Esra ERMERT
(Yapı Kredi Yayınları, 10. Baskı-Ekim 2024, 67 Sayfa)
Ortadoğu başta olmak üzere tarih konusunda birçok eser yayınlayan yazar 1998 yılında “Atatürk Barış Ödülü” nü de almıştır. Bu kitabında “Türkiye’deki Demokrasi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Kökenleri, Türklerin Demokrasi Deneyi ve Neden Türkiye İslam Dünyasındaki Tek Demokrasi?” başlıkları altında tarihi süreç içindeki durumumuz hakkındaki makalelerini paylaşıyor.
Demokrasiye geçişimiz ve yenilgiyi kabullenişi anlamlı bir cümleyle anlatıyor: “Şu soru sık sık sorulur – Neden? On yıllardır hükümet aygıtının temel parçası olarak hareket eden bir parti kendi yenilgisini ve azlini neden kabul etmiş, hatta bir anlamda hazırlamıştı?” ve bu sorunun tarihi süreçteki alt yapılarını açıklıyor. Bundan önceki girişimleri de sıralıyor: “Bunların içinde en önemlisi 1860 ve 1870’lerdeki Genç Osmanlılar anayasal hareketiydi, bir süre sürgünde yürütülmüş ve üyeleri, 23 Aralık 1876’da Sultan Abdülhamit’in ilan ettiği Meşrutiyet ile geri gelmişlerdi” diyerek ekliyor: “Jön Türkler döneminde seçimler 1908, 1912 ve 1914 yıllarında yapıldı. Sonuncusu hariç diğerleri birden fazla parti arasında yapıldı; hiçbiri de iktidarın el değiştirmesiyle sonuçlanmadı.” Devamında işgal güçlerinin gözetimi altında 1919 yılında yapılan seçimden sonra Ocak 1920’de Osmanlı Mebusan Meclisi, Osmanlı İmparatorluğundaki 6. ve sonuncu genel seçimle seçilecek, ancak 18 Mart’ta meclis kendini tatil edecek, 11 Nisan’da da padişah feshedecekti. Zaten 23 Nisan 1920’de TBMM Mustafa Kemal tarafından kurulacaktı.
Artık Osmanlı sona ermiş, yeni bir T.C. kurulmuştu. Ancak Kurtuluş Savaşı da sürüyordu. Kurtuluştan sonra da ülkemizde 1960, 1971, 1980 ve 1997 yıllarında askeri darbeleri görecekti. Demokrasi öyle kolayına gelemiyordu! Peşinden1973, 1977 ve 1979 seçimlerinde sürekli sağın önde olduğu ülkemizde az da olsa sol bir parti iktidar olabilecek, ama sağcı kuşatmanın altında yeterince başarılı olamayacaktı. Bu süreçte en büyük sıkıntı veya dincilik adına kazanç, 1970’de MNP’nin kurularak uygun ortamda devlet kadrolarına yerleşmesiydi. “Sincan olayları RP’nin artan dini etkinliğinin ve ordunun artan kaygısının en dramatik örneği değildir. Bu kaygıyı sadece ordu duymuyordu. Şubat 1997’de yapılan anketlerde halkın %60’ından fazlası hükümete karşı çıkıyordu ve yaklaşık %30’u hangi yolla olursa olsun hükümetin çekilmesini istiyordu.” Bu sürecin sonunda ordu, siyasilere bir “post-modern darbe” yapacak, bir “muhtıra” yayınlayacaktı.
Ordunun “devleti ve milleti koruma” refleksi PKK terör örgütünün sahne almasıyla artmıştı. Kürtçülük ve bölücülük olarak görünen kanlı eylemler yapan örgüt, dış desteklerin ve coğrafi konum ile Kürt vatandaşlarımızın diğer sınır ülkelerdeki dağılımını çok iyi kullanmaktaydı. Yazar, bu durumu; “Türk Hükümeti Kürt ulusal hareketiyle, sanki böyle bir hareket yokmuş gibi davranarak başa çıkmaya çalıştı. Kürt kökenli Türk vatandaşları ötekiler gibi Türk idi, aynı görevlere, haklara ve fırsatlara sahiptiler. (…) Ordu açısından Kürt hareketi öncelikli bir güvenlik sorunuydu -amacı T.C.ni bölmek olan- şiddetli ayrıcalıkçı bir hareketle uğraşma gereğiydi” diyen yazar, Türk ordusu hakkında ilginç bir saplama yapıyor: “Akla kaçınılmaz olarak gelen soru Türk ordusunun neden, başka ülkelerdeki askeri darbeleri yapanların tersine, kendi yönetimlerini güçlendirmek yerine sona erdirmeyi yeğlediğiydi.”
Yazar, batılılaşma düşüncemizi de irdeliyor. “Bağımsız oluşuna karşın ya da bağımsız olması nedeniyle Türkiye bütün batılı olmayan ülkeler arasında Batı ile en uzun ve en yakın temasa sahip olan ülke olmuştur. Hem savaş alanında hem de ekonomi alanında Batı’nın üstünlüğünü kabul eden Türkler bakışlarını Batı fikirlerine ve kuruluşlarına çevirdiler ve Batılılaşma reformu konusunda kararlı bir seçim yaptılar.”
Cumhuriyetimizin Osmanlı kökenleri bölümünde yazar; hükümet olma ve şekillerini açıklıyor. Devrim, halk egemenliğine bağlı sınırlı egemenlik, ataerkil ya da pastoral hükümetin aksine temsili hükümet ve son olarak vatanseverlik olarak ifade bulan, dinsel ve hanedansı kimlikleri ve aidiyeti reddeden ulusalcılık nosyonudur. Buradan devamla Cumhuriyet, Bağımsızlık/Özgürlük, Ulus ve vatan kelimelerinin kökenlerini ve bizim anlayacağımız dilde ne anlama geldiklerini açıklıyor.
Neden İslam dünyasındaki tek demokrasinin ülkemiz olduğunu açıkladığı bölümde ise, 1800’lü yıllardan beri yapılan demokratik sayılabilecek reformları, meşrutiyet hareketlerini, hanedanın gölgesindeki ilk parlamentoyu anlatıyor. Dünya Savaşları ve özellikle soğuk savaş dönemini, SSCB’nin dağılmasıyla dünyada büyük bir fikir hareketinin de dağıldığını ve demokrasiye doğru bir geçişin hızlandığını okuyoruz. “Türkiye’nin demokrasi yolu kolay olmadı. Tersine, ilerleme engellerle kaplı ve birçok bozulmalarla kesintiye uğrayan bir yol boyunca güçlükle gerçekleşti” diyen yazar, TSK’nın darbelerle tüm gücü eline aldığı halde zamanla demokrasiye dönüş için geri çekilmesinin dünyaya da bir ders olduğu düşüncesindedir.
Günümüz demokrasisine gelince yazarımız; “Köklü otoriter geleneklere sahip bir bölgede, din ve ahlakın haklardan çok ödevlerle ilgili olduğu, meşru otoriteye itaatın siyasi bir gereklilik kadar dinsel bir yükümlülük, itaatsizliğin bir suç olduğu kadar bir günah olarak görüldüğü bir siyasi kültürde, özgür kurumları oluşturmak ve sürdürmek kolay değildir. Bu açıktır ve genellikle kabul edilir. Daha az açık olan ve yeterince kabul görmeyen, özgür kurumları ayakta tutma görevinin on dokuz ve yirminci yüzyıllardaki modernleşme süreciyle daha kolay değil, daha zor hale gelmiş olmasıdır” diyor.
Kitabı da “Yüz yıldan fazla bir süre modern Türkiye’nin dönüşümünü” açıklayarak, bu değişim sürecinin, geciktirilebilir veya hatta duraksatılabilirse de “artık geri döndürülemeyeceği kesin görünüyor” diyerek bitiriyor.
Değerli ve ünlü bir yabancı tarihçinin gözünden ülkemiz hakkında bilgilerimizi tazelemek adına okunmasında yarar vardır.
İyi okumalar dileği ile.
