Kitabın Yazarı: Demirtaş CEYHUN (Asi Kitap, 1. Baskı-Ocak 2017, 363 Sayfa)


Üç bölüm halinde yazılmış, Türklerin kim olduğunu, nereden gelip nerede yerleştiğini, göçebe mi yoksa yerleşik mi yaşadıklarını, Türk denmesinin bile hakaret sayıldığı günleri, ta Büyük Göç’ten başlayarak günümüz Türkiye’sine kadar nasıl değerlendirildiğini anlatan bu araştırmayı bazen şaşkınlıkla, bazen büyük bir merakla okudum. Kitapta yazılanlarla Osmanlı’dan beri Türk ve Türkçülük üzerinden nutuk çeken, “ötekileri” düşman sayan ve saldıranlarla yaşadığım günleri düşünerek gülümsedim; gariplerin tutabileceği bir kulp bile yokmuş, yazık…

İlk bölümde Orta Asya’dan geldiği söylenen göçebe atalarımızı tartışıyoruz. “Yeni fetihler ve yağma peşinde sürekli savaşmak bir yana, bir ücret karşılığında yabancı (hatta düşman) ordularda paralı asker olarak savaşmak da atalarımızın geleneklerine aykırı bir durum değildir. Çünkü savaşçılık mesleği, savaşmak onun işidir.”

Türk ismi ne zaman ve kimlerce kullanılmıştır? sorusuna, Osmanlı’nın ısrarla Türk demeyi ve Türk olmayı reddettiği, aşağıladığı görülür diyor yazar, “Sahi, kimdik biz? Nasıl insanlardık? Bu Türkler nasıl insanlardı yani? Neciydiler?”

Kitapta o kadar çok altını çizdiğim yer var ki, sadece alıntılarla bile tanıtım yapılabilir. Deneyelim bakalım; Kimine göre Türkler Anadolu’ya XI. YY ’da bazı tarihçiler M.S. 530’larda bazıları da 395’te Hunlar ile birlikte ayak bastı der. “Ancak şurası kesin ki, bugün Anadolu’da yaşayan biz Türklerin hemen hemen tamamının atası diyebileceğimiz Oğuz boylarının (Türkmenlerin) Türkistan’dan kalkıp batıya” gelmeleri XI. YY ’da başlamıştır. En çok tartışılan konu, Türkleri Anadolu’ya kim göndermiş veya hangi Türkler kendiliğinden gelmiştir? Ve Türkler göçebe midir, değil midir? sorularıdır. Bu durumu kimileri Orta Asya’daki büyük kuraklığa bağlar, kimileri büyük bir Moğol saldırısına, kimileri de İslamiyet’in baskısından kaçmaya bağlar. “X. YY’ dan sonraki bütün Türk devletleri de hep bir din devleti, bir Müslüman devlet olarak kurulmuşlardır. İlk Müslüman Türk devleti Karahanlı’lardır.” “Müslümanlığı kabul etmedikleri için Müslüman olan Türkler tarafından, bizce, zorla yerlerinden yurtlarından edilip göçtürülmüşlerdir.” Yani artık “Türk, Türk’ün kurdu” olmuştur! Amaç, bu “Gavur” Türklere göçebeliği bıraktırmak ve uslandırmaktır.

Sıra ünlü Malazgirt Savaşına geliyor. “Bu savaş acaba niçin yapılmıştır?” diye soran yazar şöyle yorumluyor durumu; Gerçekten Alparslan ile R. Diogenes, 1071’de neden savaşmıştır? “Anadolu’dan çıkıp o koca alanı yine Türklerin işgal etmesine, kendine bulaşmamasına fırsat vermek için olduğu” düşünülmektedir. Böylece “Anadolu’nun böyle hızla Türkleşmesi ise, kuşkusuz yalnızca Bizans’ı değil, artık Avrupa’yı da tedirgin etmeye başlamıştır.” Bu bölümü dikkatle okumanızı öneririm. Gittikçe güçlenen Selçuklularda ise “Türkmen” düşmanlığı adeta bir soykırıma dönüşmüştür. “Fakat Osmanlı da bir süre sonra Türk’e düşman olmuş” diyen yazar, Sultan Murad döneminde “Ordunun hala yağma peşinde koşan, sürüleriyle ekili toprakları perişan eden ve disiplin tanımayan göçebe soydaşları” sorunu olduğunu, çözümün “Türkmen savaşçılarına karşı Yeniçeri Ordusu kurmak” diyerek sunuyor. Ama Yeniçeri ordusuna Türkler yaklaştırılmaz bile; Hıristiyan çocukları devşirmelerden kurulurdu! Osmanlı, sadece “Türk” değil, “Göçebe” sözcüğüne bile düşman olmuştur! “Batılılar, Osmanlılardan ve imparatorluktan sürekli Türkler ve Türk İmparatorluğu diye söz ettiği halde” Osmanlılar bu sözcükleri kullanmaktan kaçınmışlardır.

Geliyoruz ikinci bölüme; “Türk olmak kolay mı? Türlü türlü Türk varmış” diyor; “Üç tür Türk vardır. Birinciler yerleşik Müslüman Türklerdir, onlara şart denilmektedir. İkinciler, Müslümanlığı kabul etmiş göçebe Türklerdir. Şamanist Türklerden ayırmak için onlara Müslüman Türk anlamına Türkmen denilmektedir. Üçüncüler ise, hala Şamanist göçebe Türklerdir. Oğuzlardır.” Yazar, “Türk olduğumuzu yeniden ta 1900’lerde anımsamışız, ama Türkçülük düşüncesi de gene Orta Asya’dan gelmiş” diyor. Yusuf Akçuralı’nın Türkçülük anlayışını irdeliyor. Doğan Avcıoğlu’nun araştırmasında “Yusuf Akçura’nın da hemen görüş değiştirdiğini ve “Atatürk döneminde, “Turancılık, Osmanlı emperyalizmidir; Türkçülük, halkçılık demektir” dediğini gösteriyor. İlginç bir şekilde Türk sözcüğünün Atatürk dönemine kadar hiç kullanılmadığı ortaya çıkıyor. Burası ve sonrası da dikkatle okunmalı... Süreç buradan itibaren gittikçe çatallaşacaktır. “1918’lere gelindiğinde, bu Osmanlı Türkçülerin bazıları Türkçülük akımını Osmanlıcılığa ve İslamcılığa çekmeye çalışırken, bazıları da panturanist ırkçı düşler peşinde koşmaktadırlar.” “Mustafa Kemal Atatürk ise, Türkçülük düşüncesinin, öncelikle Osmanlıcılık gibi, İslamcı Türkçülük gibi, Turancılık gibi çağdışı niteliklerinden arındırılması gerektiğini düşünmektedir.” “Görüldüğü gibi Mustafa Kemal, ırkla değil, uygarlıkla ilgilidir” diyor. Sonra Ankara’nın kuruluşuyla birlikte bu konulardaki değişimler irdeleniyor.

Üçüncü bölümde “Göçebelikten yerleşikliğe geçiş” konusu işleniyor. Çarpıcı bir örnek veriyor yazar; “İstanbul’daki konutların neredeyse tamamı ağaçtandır, tahtadır (ahşaptır). Anadolu’da ise Selçuklu ve Osmanlılardan kalmış birkaç cami, kervansaray ve askeri yapının dışında Türklerin yaptığı taş bina hemen hemen hiç yok gibidir.” “Yani bu insanlar, işçiliğin zorluğu veya pahalılığından filan değil, evi nasıl olsa belirli bir süre sonra terk edip gideceklerine içtenlikle inandıkları için, özellikle taş filan gibi uzun ömürlü malzemelerle yapmayı düşünmemiş olsalar gerektir.” Göçebelerin din ve dil bakımından zamanla büyük karmaşalar geçirdiği örneklerle anlatılıyor. Konya yöresinde yaşayan Karamanlıların ana dili Türkçedir ve başka dil bilmezler; ancak yazıda Türk değil Yunan abecesini kullanırlar, dinleri de Ortodoks’tur! Peki bunlar anadilini yitirmiş Rum mu, yoksa sonradan Hıristiyan olmuş Türk müdür?

Göçebelikten tam olarak köylülüğe geçilebildi mi? sorusuna, ter kokmak, bıyıklı olmak, kâğıt mendil, tuvalet kâğıdı kullanmamak, az yıkanmak, geç iç çamaşırı değiştirmek, kötü beslenmek “insanların ne karakterleridir ne de istençleriyle seçtikleri bir yaşam biçimi… Bütünüyle toplumların gelişmişlik düzeyiyle ilgilidir. Uygarlık düzeyiyle, varsıllığıyla ve yerleşikliğiyle ilgilidir” diyor.

Sıra II. Dünya Savaşı ve sonrasına geliyor ki bu süreçte en demokratik ülke Türkiye’dir! Hitler’den kaçıp Boğaziçi’ne sığınanların suçu Yahudi olmaktır! Yazar uzunca örneklerle anlatıyor konuyu… Bunlar, aynı 1917’den sonra SSCB’nden kaçıp Boğaziçi’ne sığınan Ruslar gibi bize sığınmış kader ortaklarıdır aslında. Biz de onlara iyi davranarak bilgi ve becerilerinden yararlanmışız.

Kısaltılmasına kıyamadığım birçok konuyu aktardığım için biraz uzunca oldu. Türkçülük, Turancılık, Türk-İslam sentezi gibi faşizme hızla kayabilen etnik konuları temelinden anlayabilmek için bu kitabı özellikle bu düşüncede olanların okumasını öneririm.

İyi okumalar dileği ile.