Kitabın Yazarı: Ahmet KAHRAMAN (Milliyet Yayınları, 4. Baskı-Eylül 1989, 423 Sayfa)
Kitap, 12 Eylül’ün paşalarından Ali Elverdi ile başlıyor; onun 12 Eylül 1980’deki ve 1986’daki hali örnekleniyor. “Gezmiş’i astıran adam, ‘aynı dünyada yaşayanlar’ arasında ünlü, anlı ve şanlı biriydi. ‘Hint Horozu’ gibi olmasa bile kabar kabar kabararak yürüyordu, bu dönemde…” İşte bu ‘adam’ semt pazarında manav çırağına ‘hava’ atmaya kalkınca usta tarafından kovulmuştu! Ama felsefesi hep aynıydı; “Birkaç kişiyi sallandıracaksın; ondan sonra ortalık nasıl durulur görürsünüz” derdi sözünü dinlettirebildiklerine… “Asmayla” toplumu, sistemi rayına oturtma, ‘dikensiz gül bahçesi’ yaratma düşüncesi bir bakıma toplumsal bir gen gibi yüzyılların derinliklerinden günümüze geliyor. Zorbalıkla, asma ve kesmeyle yönetilenlerin ruhlarına despotizmin tohumları sinince zaman içinde yeşermeye başlıyor. Olaylara bir de bu açıdan bakmak gerekiyor galiba” diyor yazar. Sonra idam cezasını eleştiriyor.
“Asma ve kesme”yle sapmaları yerine koyma gibi kolayından gitme alışkanlığının devamıdır idam cezası da. Düzene ya da bireye karşı işlenen suçlara uygulanan bir yaptırım ilk çağlardan beri uygulana geliyor. İdam cezası yanlıları, bunu “suç işlenmesine karşı caydırıcı” unsur olarak niteleyip savunuyorlar. “İdam cezası korkutucu, ürpertici olduğu için kimse kolay kolay suç işlemeye yeltenemez” diyorlar.” Bir düşünün bakalım, gerçekten öyle midir? “İdam cezasının suç caydırıcılığı savına gelince; Toplumsal olaylar, genelde düşünce ve inançtan kaynaklanıyor. Öldürmelerle düşünceler ortadan kalksaydı eğer, dinler olmazdı. Düzenler yıkılıp yerine yenileri konmazdı. Çünkü biliyoruz ki tarih ezenlerle ezilenlerin savaşımıdır. Ezilenler, ölümü göze alarak ezen güçlere karşı direnmişlerdir. Köleci düzenin yıkılması, feodalitenin yerle bir edilmesinin harcı insan kanıyla yoğrulmuştur biliyoruz.”
Kitap, 12 Mart 1071’de askerlerin Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idamını getirmeleri çoğumuz tarafından anımsanacağı gibi “üçe üç” diyerek bir öç alma şeklinde onaylanacaktı Mecliste… Ve 1980 darbesine karşı 8 yıl idam sehpası kurulmayacaktı ülkemizde. “Türkiye’de 12 Mart 1971 askeri müdahalesinden sonra anarşizm, devletin sol düşüncelerin alnına zorla vurduğu damga oldu. Tüm gücü ve varlığıyla solun üstüne yürüyen devlet, bir yandan da gerçeğe dayalı olmayan, gerçeği yansıtmayan karşı propagandayla darbeler vurmaya, halkın gözünde düşürmeye çalıştı. Sosyalistlerle anarşistler aynı kaba kondu. Ama bunun gerçeği yansıtmadığını bile bile…”
12 Eylül’den sonra ilk idam 8.10.1980’de Necdet Adalı’nın asılmasıyla başlayacaktı. Sonra12/13 Aralık 1980’de daha 18’ine hapishanede giren Erdal Esen’e sıra gelecekti. “Umut ağacını kökünden koparıp götüren duygu depremi Hıdır Aslan olayıydı. “İdamları geçirmez” diye umut bağlanan Meclis zorlanmadan, dirençle karşılaşmadan Hıdır Aslan hakkındaki idam kararına “evet” demişti. Gelecek, her idam kararına onay vermek demekti bu… Mahkemelerden yüzü aşkın idam kararı çıkmıştı. Yüzlerce kişi için “idam edile” diyordu askeri savcılar.”
Kolay değildi “bizim oğlanların” darbe yapması… 1987’den ta 1980 Eylülüne kadar “olayların iyice olgunlaşmasını” beklemişler ve “başarmışlardı!” “Yeni bir düzen, yeni bir gelenek getirtilip oturtuldu 1982 Anayasasıyla. 1961 Anayasasında yer alan birey haklarıyla sosyal hakların çoğu “güven ve huzur için” yeni Anayasanın dışında tutuldu. Toplumsal çevreler daraltıldı. Bir hukukçunun deyimiyle “Anayasa bir yönüyle ceza yasasını andırır” duruma getirildi.”
Bu arada kitapta Menderes’in yargılanmasına da yer veriyor. Sıradaki idamlarla devam ediyor. Öyle ki; 5 gün içinde yargılanıp, kararı yazılıp, onaylanıp asılanlar da var içlerinde… Kitapta, 12 Eylül’ün hatırası Danışma Meclisi ile TBMM’nde idam kararlarının görüşülmesi sırasında yaşananları ayrıntılı olarak okuyoruz. Kimlerin idam ettirmek için can attığını, kimlerin karşı çıkabilme yürekliliğini gösterdiğini okuyoruz. Daha sonraki idam dosyaları sanki “yasak” denilmiş gibi tartışmasız “evet”lendi.”
“İzmir suikastı” davasını ayrıntılı olarak okurken İstiklal Mahkemesi’nin başkanının Şiar Yalçın’ın babası ünlü “Kel Ali” olduğunu okuyoruz.
Sıra “cellat” görevi yapanlara geliyor. “Cellat, ısmarlama adam öldüren kişidir. Genellikle “görevi gereği insan öldüren” başka bir anlatımla “adaleti yerine getiren” cellat, bilinç yerine güdüleriyle yaşayanlar arasından seçiliyor. Bu tiplerin seçilmesi rastlantı değildir. Güdüleriyle yaşayan bir lümpenin seçilmesinin altında yatan gerçek, gerektiğinde “Ben bu işi vatanıma hizmet için yapıyorum. Ayıp, aşağılanacak tarafı yok. Bir vatansever olarak bana verilen görevi yerine getirdim. Üstelik para da kazandım” diyebilsin diyedir.”
Ve sıra “Darağacındaki üç fidana” gelecektir. 6/7 Mayıs 1972’de asılan Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e… Dava 16 Temmuz 1971’de Ankara’da Veteriner Fakültesi’nde başlayacaktı. Ve burada kitabın başında anılan Ali Elverdi çıkacaktı karşımıza… 1975 AP’den Bursa MV adayıyken “Deniz-Yusuf-Hüseyin’i astıran (Vatansever!)” diye tanıtılan adam… Baki Tuğ’u da anımsayacağız. Duruşmalarda Deniz’lerin korkusuz tavırlarını da. İdamların verilmesini, Mecliste onay sırasında yaşananları da anımsayacağız. “Üç gencin idamı 11 Mart 1972 sat 00.55’te Millet Meclisinde onaylandı. Saat hesabıyla aynı gün Senato’da işleme kondu. Senato da 16 Mart 1972 günü toplanacaktı. Çok çabuk karar vermek istiyorlardı ve becereceklerdi!” Sonrasında idamların engellenmesi için yapılan çabaları okuyacağız. Ama sonuç değişmeyecek, intikam duyguları aklın önüne geçecek ve “üçe üç” başarılacaktı! Yazar şöyle bitiriyor;
“Celladın kemendi, sanıldığı gibi, salt bir canı almıyor. Verdiği acı salt bir yürekte acı şimşeklerine neden olmuyor. Darağacı ilmiğiyle asılan bir noktada kurtuluyor. Ölüm korkusundan arınıyor. Yüreğinin durması, beyninin algılama olgusundan uzaklaşmasıyla her şey karanlığa gömülüyor asılan için. Ama geride kalanlar? İdam ilmiğinin gerisinde, ardında kalan sevenleri için celladın kemendi, yaşam boyu boğaz sıkan mengenedir.”
Darağacında yakın tarihimizde yaşanan acıları, idamları; karar verenlerle asılanların ve ailelerinin yaşadıklarını, en önemlisi de resmi kurumlarda idam kararının alınmasındaki tartışmaların arkasındaki düşünceleri anlamaya çalışıyoruz. İdamın caydırıcı bir ceza olamayacağını bir kez daha anlamamızı sağlıyor.
Bu hafta bu acıları biraz daha içimizde hissedip gözlerimizin yaşaracağı günlere yaklaşırken anılarımızı tazelemek istedim. Ölürse ten ölür, ruhlar değil...
İyi okumalar dileği ile.