Kitabın Yazarı: Sunay AKIN / (Çınar Yayınları, 5. Baskı- Eylül 2002, 199 Sayfa) "............Eskiden cellatlık yapanlar kesinlikle normal bir mezarlığa gömülemezmiş. “Her düşünceden, her suçtan ve her meslekten insanı kabul ettik mezarlarımıza. Çocuk katillerinin, tecavüzcülerin, kadın satıcılarının bile kabirlerimizin az ötesinde yatmasına sesimiz çıkmadı. Ama, birileri var ki, aynı mezarlıkta yan yana olmak istemedik onlarla............."
Kitapları zevkle okunan Sunay Akın bu kitabında Kızılderilileri ana konu olarak almış. Her bağlantısında onlardan bir iz bırakarak bize bu güzel kitabı hazırlamış. Hem işlediği konuların ana fikrini hem de Kızılderililer hakkında çok şeyler öğretiyor bizlere… İki yıl kadar önce okumuştum, şimdi sıra sizde.
Yazarımız biz Türklerin her zaman her yerde olabileceklerini güldürü de diyebileceğimiz bir tarzla anlatıyor bize. Dikkatle okuyunca da düşündürüyor bizi... “Manisa Tarzanı değil, Manisa Apaçisi” diyor! 1912 Olimpiyatlarında ünlü yüzücü 100 metreyi bir dakikanın altında yüzebilen atlet bir Kızılderili’ydi; Jim Thorpe. 1924’te 3, 1928’de 2 altın madalya alan ise ünlü “Tarzan” Amerikalı sporcu Johny Weismüller’di. Peki bizim Tarzan’ımız yok muydu? Elbette vardı. Ahmet Bedevi. Manisa’da savaş sonrası kalan tam bir doğa tutkunudur. Yaşamı boyunca ağaç diker. “Halk, üstünde yalnızca siyah bir şort olan bu uzun sakallı adamı çok sever ve “Hacı” diye seslenir kendine, yani ünlü Manisa Tarzan’ımıza…
“Saray Haremindeki Amerika” öyküsünde konu Piri Reis’in haritasıdır. Konu ise Amerika’yı bir Türk’ün keşfettiği iddiasıdır! Kolomb’un bir gemicisinin Türk olup adını Rodrigo olarak değiştirdiği anlatılır.
“Servetifünuncular Aborjinlere Karşı” bölümünde II. Abdülhamit’in baskısından bunalan Servetifünun yazarlarının Yeni Zelanda’ya parasız göçmen alınacağını duyup oraya yerleşme kararlarını anlatır. Dondurmacı Kul Mehmet ile Kasap Abdullah Bey bu fırsattan istifade gideceklerdir Yeni Zelanda’ya… Ama o sırada 1915’te Anzak’lar Çanakkale’ye çıkarma yapmışlardır! Bu durumda Mehmet ile Abdullah da bir Türk olarak Yeni Zelanda’ya savaş açacaktır. “Dondurmacı Kul Mehmet ve kasap Abdullah Bey’in, Çanakkale hezimetinin habercisi olan direnişi “Resmi Avustralya Harp Tarihi’ne “Broken Hill Savaşı” adıyla yazılır.” Bu iki kahraman Broken Hills boğazında demiryolunu dondurma arabasıyla tıkayıp durdurup içindekilere ateş açarak savaşı başlatacaktır. Açılan seri ateşten en az bir bölük asker var sanan düşman buraya asker yığar. Savaş, kurşunu bitip şehit olan iki arkadaşı bulunca geriye kalanların kaçmış olduğuna karar verecektir.
“Kara Bahtlı Kara Bart” öyküsünde belki de çoğumuzun ilk kez öğreneceği bir konu anlatılıyor; cellatların mezarlığı! Eskiden cellatlık yapanlar kesinlikle normal bir mezarlığa gömülemezmiş. “Her düşünceden, her suçtan ve her meslekten insanı kabul ettik mezarlarımıza. Çocuk katillerinin, tecavüzcülerin, kadın satıcılarının bile kabirlerimizin az ötesinde yatmasına sesimiz çıkmadı. Ama, birileri var ki, aynı mezarlıkta yan yana olmak istemedik onlarla. Bu yüzden, hayatlarında o mesleği yapmış olanlar Eyüp’te “Karyağdı Bayırı” diye anılan yerde kendilerine ait bir mezarlık oluşturdular. Halkımız, yıllardır onları dışlamış, yaptıkları işe saygı duymamış, insanlık dışı saymıştır. Onlar ki cellatlardır!”
Son olarak “17 Ağustos depremi ve Kızılderililer” bölümünü alayım. Depremle Kızılderililer arasında nasıl bağlantı olduğunu da kısaca göstereyim size. Gerçi deprem faylarının birilerinin resmi yazısıyla yok sayılabildiği bir ülke halkına bu örnek ne kadar yakışır bilemem ama deneyelim bakalım;
Kızılderililerin topraklarını satın almak isteyen Beyaz Adam’a karşı çıkanlardan biri de Cayuse kabilesinin reisidir: “Toprağın bir şey söyleyip söylemediğini, bu işe şaşırıp şaşırmadığını merak ediyorum. Toprağın şu konuştuklarımızı dinleyip dinlemediğini merak ediyorum. Toprağın üzerinde olup bitenleri görmek için dile gelip gelmeyeceğini merak ediyorum” diyen ünlü reis!
Bizdeki reis ise; “Prof. İhsan Ketin, Kuzey Anadolu Fay Hattı’nı bulur ama, yer kırığının geçtiği bölgelerde yapılaşmanın çok tehlikeli olduğunu anlayacak bir politikacı bulamaz.” Sonucunu günümüze kadar hepimiz çok acı bir şekilde yaşayarak öğrenecektik! Peki bir şey değişecek miydi? Kızılderililerin toprağa duydukları saygı bizde toprağın ne kadar para edeceğinden başka bir işe hiç yaramayacaktı. Ya fay hatları üzerine yerleşiyor ve bol bol ölüyor ya da madencilik adı altında toprağı da doğayı da yok ediyoruz!
İşte böyle, Kızılderili deyip geçmemek gerektiğini birçok örnekle bu kitapta öğreniyoruz. Özellikle sık sık Türkler ile Kızılderililerin aynı ırktan olduğu da iddia edilmiştir. Ne de olsa kafatasçı zihniyet dünyada tek ırkın Türkler olduğuna inanmak istemektedir.
Zevkle okunacak bir kitap, öneririm.
İyi okumalar dileği ile.
