".....Kapitalist üretim sistemi içinde sermaye ve onun iktidarı devlet patronların çıkarlarını güvence altına alacak şekilde örgütlenmiştir. Bu nedenle işçilerin hak ve çıkarlarını korumak için giriştikleri her eylem ve etkinlikte sadece patronu değil onların polisi, jandarması, mahkemeleri vb. kurumları da bir bütün olarak karşılarında bulurlar. Bu aşamada işçi sınıfının bu ve benzer haksızlıklarda kendi hak ve çıkarlarını koruyabilmek için bir mücadele biçimi olarak “grev” devreye girer. ..."
Sendikal Hareketin Krizi, Nedenleri
Sanayi devrimi; toplumsal ilişkilerde büyük değişiklikleri ortaya çıkarırken makinelerin sanayide kullanımına bağlı olarak ta sanayi işçilerinin ortaya çıkışına ve işçi sınıfının sınıf olarak ortaya çıkmasını hızlandırdı.
İşçilerin büyük sanayi işletmelerinde karşılaştıkları ağır çalışma koşulları bir arada çalışan işçileri örgütlenme ve saflarını sıklaştırmaya itti. Sınıf dayanışması ve yaşadıkları koşullar ağırlığı süreç içerisinde işçi sınıfını devrimci bir sınıf haline getirdi. Dolayısı ile burjuvazi bir taraftan büyük makine sanayini geliştirirken diğer taraftan işçi sınıfının devrimci bir güç olarak ortaya çıkmasına neden oluyordu.
Ortaya çıkan işçi sınıfı burjuvazinin ağır çalışma koşularına tek tek durmanın onları başarısızlığa ittiğini deneyimleyerek öğrendiler. Burjuvaziye karşı derli toplu durabilmek, hak ve çıkarlarını savunup koruyabilmek için işbirliği ve dayanışma içinde olmalarının zorunlu olduğunun farkına vararak örgütlenmeyi öğrendiler. Ve sendikalarını kurdular.
İşçi sınıfı kurdukları sendikaları ile sermaye karşısında sömürüye karşı dururken sendikal mücadelenin bütünsel bir süreci ifade ettiğini bunun için de örgütlenmek gerektiğini öğrendiler. Ve aynı zamanda kazananların mücadele edenler olduğunu bin bir bedel ödeyerek öğrendiler, kendinden sonraki kuşaklara da öğrettiler.
Sendika tüm diğerleri gibi siyasi partiler, dernekler, meslek odaları vb. gibi bir araçtır. Amacı işçi ve emekçilerin işveren karşısında hak ve çıkarlarını korumak ve kollamak için kurulmuş bir örgüttür. Örgütlerde insanların aynı amaçlarla bir araya gelmesinden oluşan canlı bir organizmadır. Birbirini besleyen ve tamamlayan organik parçalardan oluşur. Bu nedenle örgütler tıpkı canlı organizmalar gibi sistemli çalışmak, kendini sürekli yenileyerek kendini bu değişen koşullara uygun hale getirmek durumundadır. Bunu yapamayan, bu yaklaşım içinde olamayan örgütler bir süre sonra canlılığını yitirir, kendini değiştirip dönüştürecek ve yeniden üretecek olanakları tüketir ve bir süre sonra varlığına son vermek zorunda kalır.
Bu gün hem dünya ölçeğinde hem de Türkiye ölçeğinde sendikal hareketin içinde bulunduğu durum tam da bu durumdur. Kapitalizmin yetmişli yıllarda içine düştüğü kriz sonrası krizden çıkış için uygulamaya koyduğu yeni liberal politikalar yeni yeni krizlere yol açsa da emperyalist kapitalist sistem bir yolunu bulup bulduğu bu yolda devam etme becerisi gösterdi.
Kapitalizmin krizi sonrası devreye koyduğu yeni ekonomik politikanın sonucu olarak sanayide üretim sürecinde ve aşamalarında yeniden yapılanma yoluna gitti. Yeniden yapılanma ile üretim sürecinde parçalanma, 1000 -2000 işçinin bir arada çalıştığı iş yerleri yerine 100 ile 500 kişi arasında değişen sayıda çalıştığı küçük çaplı işletmelerin yer alması doğal olarak aynı iş yerinde çalışan işçileri de bir birinden ayırarak uzaklaştırdı ve parçalı hale getirdi.
24 Ocak kararları, arkasından bu kararları uygulamak için gelen 12 Eylül darbesi ve 12 Eylülün yapılış amacı ve mantığının bir ürünü olan 82 Anayasası; çalışma yaşamını, toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt yasası sendikalara aşırı müdahaleci ve baskıcı bir yaklaşımla düzenlendi.
1989 da Sosyalist blokun yıkılması ile dünyadaki dengenin bozulmasına paralel dünya ölçeğinde ortaya çıkan gelişmeler; yenidünya düzeni adı altında devreye sokulan yeni liberal politikalar ile uluslararası sermayenin egemenliğini kurma ve dünyayı bir bütün olarak kapitalist Pazar haline getirme hamleleri ülkemizde de kısa zamanda etkisini gösterdi.
Bu etkinin de bir yansıması ile Pazar ekonomisinin gerekirse militarist yöntemlerle egemen kılmayı, özelleştirme ve taşeronlaştırma vb. uygulamalarla sendikaların gücünü ve etkisini kırma, örgütsüzleştirmeyi hedef alan uygulamalar devreye sokuldu. Devreye sokulan bu uygulamaların sonucunda emekçilerin yaşama ve çalışma koşullarının değişmesi ile beraber toplumsal yaşamdaki değişim ve dönüşüm, mal ve hizmet üretimindeki gelişmeler ve değişime ek olarak iletişim ağının gelişimine paralel olarak çalışanların medyanın etkisi altına girmesi işçi sınıfının kolektif bilincini zayıflatarak kendine ve sınıfın diğer bileşenlerine yabancılaşmasının yolunu açtı. Bunun sonucunda paranın her türlü değerin üzerinde görülmesi kolay yoldan para kazanma eğilimlerini ve bireysel kurtuluş eğilimlerini güçlendirdi. Bu eğilimlerin güçlenmesi insanca ve onurlu yaşam ile örgüt ve örgütlü yaşam düşüncelerini zayıflatarak bireyciliği öne çıkardı.
Bunun yanında çalışma yaşamında ise tam zamanlı çalışmanın yerini yarı zamanlı çalışma, esnek ve evden çalışma gibi “pandemi süreci” ile de kalıcılaşan çalışma biçimleri; günlerce hatta aylarca iş yerinde olamaması durumunu ortaya çıkararak işçilerin kendi aralarında örgütsel ilişkiler kurabilmesini güçleştirdi.
Kapitalist üretim sistemi içinde sermaye ve onun iktidarı devlet patronların çıkarlarını güvence altına alacak şekilde örgütlenmiştir. Bu nedenle işçilerin hak ve çıkarlarını korumak için giriştikleri her eylem ve etkinlikte sadece patronu değil onların polisi, jandarması, mahkemeleri vb. kurumları da bir bütün olarak karşılarında bulurlar. Bu aşamada işçi sınıfının bu ve benzer haksızlıklarda kendi hak ve çıkarlarını koruyabilmek için bir mücadele biçimi olarak “grev” devreye girer.
Grev; işçi sınıfının tarihi boyunca en çok başvurduğu, sermaye karşısındaki gücünü ve üretim araçları karşısındaki durumunu belirleyen en etkili ve her dönem geçerli mücadele araçlarından birisidir. Dolayısı ile işçi sınıfı kapitalist sömürü karşısında gücünü ancak grev yaparak gösterebilir. Grev, iş birliği ve dayanışmayı öğretir. Ve sömürüyü dizginlerken diğer taraftan da örgütlenmenin önündeki engelleri ve gerici yasaları da kaldırmayı amaçlar.
İşçi sendikaları alanında bunlar yaşanırken 1999 yılında çıkarılan kamu emekçileri sendikaları kanunun da da grev yapmak yasaklanmış, toplu sözleşme ise “toplu görüşme” adı ile işçi sınıfı tarihinde eşine benzerine rastlanılmayan bir sözleşme biçimini yasaya koymakla birlikte kamu emekçilerinin siyaset yapmasını ve siyasal partilere üye olmasını yasaklamıştır.
Grev yapması engellenen ve yasaklanan sendikaların yaptığı toplu sözleşmelerin işçiler adına hiçbir sahiciliği olmadığı gibi karar alma mekanizmalarından uzaklaştırılan işçi ve emekçilerin irade ve inisiyatiflerinden bağımsız sermayenin lehine yazılmış senaryonun taraflarca uygulamaya konulmasından başka anlam ifade etmemektedir.
Tüm bunların toplamında Sendikal hareketin krizi özetle; emperyalist kapitalist sistem dünya ölçeğinde krizini aşmak için bilimin ve teknolojinin kendisine sunduğu muazzam olanakları da kendisini yapısal olarak değiştirmiştir. Kapitalizmin üretim araçları ve üretim biçiminde yaptığı bu yapısal değişim ve dönüşüm geçici de olsa krizini aşmasını sağladı. Ancak Kapitalist üretim ilişkileri içinde emeği metalaşan işçi sınıfı ve onun mücadele örgütü sendikalar sermayenin üretim araçları ve üretim biçimindeki yaptığı yapısal dönüşümüne uygun yeni bir örgütlenme ve mücadele hattını örecek ve böylece sömürüyü sınırlandırabilecek değişim ve dönüşümü yaparak kendisini yeniden yapılandıramamış ve kriz sarmalının içine yuvarlanmaktan kurtulamamıştır.
Dolayısı ile 21. Yüz yılın birinci çeyreğini geride bıraktığımız şu günlerde bilgi, bilişim ve uzay teknolojisinin çok hızlı gelişmesi sonucu hayatımızın her alanına giren yapay zekânın sanayide insansı robotların kullanıldığı bir dünyada eski model olmakla birlikte mevcut koşullara uygun olmayan araçlarla sömürüyü sınırlandırması ve örgütlenmede başarı sağlanması mümkün görünmemektedir.
Krizden Çıkış İçin Ne yapmalı, Nasıl yapmalı
İşçi sınıfının dünya ölçeğindeki gelişmelerin etkisi, devletin sendikalara yaklaşımı ve etkisizleştirme çabaları, bireylerin sendikalara bakışı ile birlikte sendikaların pratik çalışmaları ve işleyişte yaptığı yanlışlıklar sendikal örgütlülüğü zayıflatan ve krize sebep olan en önemli etkenlerdir. Her kriz, krize sebep olan nedenleri içinde taşıdığı gibi krizden çıkış olanaklarını da içinde barındırmaktadır. Sendikaların hali hazırdaki durumu sendikal hareketin içinde bulunduğu krizi aşabilmesi için köklü bir değişim ve dönüşüm sürecine girmesini gerekli kılıyor.
Bu köklü değişim ve dönüşüm her şeyden önce geleneksel bürokratik sendikal perspektiften bütünlüklü bir kopuşla mümkün olabilir. Bu ise bütünlüklü bir sendikal perspektifle bir yol ayrımına girmeyi, radikal bir kopuşu ve dolayısı ile yeniden yapılanmayı ve mücadeleyi zorunlu kılıyor.
1.Dünya ölçeğinde işçi sınıfını kuşatan emperyalist küreselleşme Ortadoğu’da Irak tan Libya ya, Suriye den Filistin e ve Lübnan a kadar uzayan ve yarın nereye sıçrayacağı belli olmayan emperyalist işgal dünya ve bölge ölçeğinde emperyalizme karşı mücadeleyi yakıcı hale getirdi. Emperyalizme karşı mücadele kendi kapitalist sınıfı ile uzlaşıp sadece ABD karşıtlığı ile olmaz. Emperyalizme karşı mücadele bütünlüklü bir perspektifle ve dünya işçi sınıfının birleşik mücadelesinin inşası ile başarıya ulaşabilir
2. İşçi sınıfının uluslararası ölçekte tarihsel birikim ve kazanımları adım adım yok edilirken kamu alanı bir bütün olarak sermayenin birer kar alanı haline dönüştürüldü. Bu dönüştürmeye bağlı olarak esnek çalışma, özelleştirme, taşeronlaştırma ve işsizlik olabildiğine yaygınlaştı. İşçi sınıfının aleyhine olan bu gelişmeler siyasal ve sendikal mücadelesinin içinde bulunduğu krizi derinleştirdi. Sendikal hareketin krizinin aşılabilmesinin yegâne yolu öncelikle sendikaların sermayeden ve devletten bağımsız bir sendikal çizgiye girmesi ve bu çizgiye uygun mücadele hattına girebilmesi ile mümkün olur. Dolayısı ile sendikal hareket yalnızca liberalizmin doğurduğu sonuçlara değil, ona temellik eden kapitalizme karşı mücadele edebildiği taktirde başarılı olabilecek, sömürüyü sınırlandırabilecektir.
3.Militarizm gerek genel demokratikleşme gerekse de işçi sınıfının siyasal ve sendikal mücadelesinin ve örgütleneme özgürlüğünün önündeki en büyük engellerden birisidir. Günümüzde işçi ve emekçiler ile birlikte emekliler her geçen gün fakirleşiyor, açlık ve sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilirken askeri harcamalara ve silahlanmaya yapılan harcama ve yatırımlar her yıl katlanarak artmaktadır. Sendikaların işçi ve emekçiler arasında anti militarist bilinci geliştirmeksizin demokrasi mücadelesinin başarıya ulaşması mümkün değildir.
4.İşçi sınıfının en büyük düşmanı olan faşizm her ülkenin özgünlüğüne uygun, değişik biçimler altında gelişti, güçlendi. Eşitsizliklerden, dengesizliklerden ve çelişkilerin derinleştiği ülkelerdeki işsizler, yoksullar ve ezilenler yeni faşist hareketlerin potansiyel zeminini oluşturdu. Şovenist kışkırtmalarında büyük etkisi ile işçi sınıfı ve sendikalar içinde etkili oldu.
Faşizm demagojik slogan ve laflarla işçi sınıfı, kent ve kır yoksulları ile işsizler arasında taban bulmayı, sınıf bilinçli işçileri ve devrimci işçi önderlerini yok etmeye çalışır. Dolaysı ile hangi görünüm altında olursa olsun demokrasinin ve işçi sınıfının düşmanıdır. Bu nedenle sendikalar faşizmin sınıfsal iç yüzünü açığa çıkaracak, onu teşhir edecek antifaşist bilincin gelişmesi için çok yönlü mücadeleyi önüne koymalıdır.
5.Sendikal mücadele yalnızca emek gücü mücadelesi ile sınırlı değildir. Emek gücü sömürüsünden farklı sömürü biçimlerine, ezme-ezilme ilişkilerine karşı mücadeleyi de zorunlu kılar. Bu ise ancak halkların kardeşliği- işçilerin birliği şiarı ve eşit, demokratik ilişkiler ile söz ve karar mekanizmalarına hayat bulduğu ölçüde başarılı olur.
6.Kadın sorunu, işçi ve emekçilerle birlikte bütün sınıfları kesen ve aynı zamanda bütün toplumsal alanlarda yaşanan temel ve yakıcı bir sorundur. Bu nedenle sendikalar kadınların kadın olmaktan kaynaklanan sorunların tespiti ve çözüm yolları konusunda özgün politikalar geliştirmeli, kadınların tüm karar mekanizmalarında ve süreçlerinde eşit katılımı ve temsili için gereken önlemleri almalıdır.
7.Sermaye doğayı kapitalist üretimin ve kar dürtüsünün yağma alanı olarak görmekle kalmıyor, adeta yerin altını üstüne götürüyor. Dolayısı ile sermayenin bu gözü doymaz kar hırsı doğayı bir bütün olarak tahrip ve talan alanına dönüştürdü. Ve bu durum öyle bir hal aldı ki nerdeyse canlıların yaşam alanları ortadan kalktı.
Bu anlamı ile doğanın daha fazla yağmalanmasına ve talanına göz yumulamaz ve insanlığın geleceğinin yok edilmesine izin verilemez. Doğa insan uyumunu temel alan ve kendini yeniden üreten ekoloji politikasına acil ihtiyaç vardır.
Toplumsal mücadelenin vazgeçilmez araçlarından biri olan sendikalar anti kapitalist ekolojik bilincin ve mücadelenin gelişmesi için gerekli çalışmaları yapmalı, bu alanda süren mücadeleleri kendi mücadelesi olarak görerek destek vermelidir
Sonuç olarak sendikal hareket bir yol ayrımının eşiğindedir. Ya bu hal ve gidişte ısrar edecek ya da bir yol ayrımına girecektir. Bu güne kadar yaptığı hata ve yanlışlardan dersler çıkararak yeni bir yola girecek ya da trajik bir sonuçla karşı karşıya gelecek tir. Hep aynı şeyleri yaparak, aynı yol ve yöntemi izleyerek farklı bir sonuç almayı beklemek birincisinde trajik, ikinci ve üçüncüde trajikomik bir sonuçla karşılaşmayı göze almak olur. Tercih sendikal hareketin ve dolayısı ile sendikalarındır.
