"............Türkiye’nin farklı coğrafyalarında gerekliliğinin sorgulanamadığı, nükleer enerji “kaçınılmaz gelecek” olarak sunuluyor. Bu anlatı aynı zamanda kentlerin kendi toplumsal dokusunu, ekolojik sınırlarını ve yerel ihtiyaçlarını yok sayan tek tip bir kalkınma anlayışına dayanıyor. Oysa, gerek Sinop’ta gerekse İğneada’da bir nükleer santral kurulması, yalnızca teknik raporların ya da uzman görüşlerinin konusu değildir. ................"
Yeni yıla girerken Türkiye’de 2026’nın “nükleer yıl” olacağına dair enerji temalı manşetler takipçilerin gözünden kaçmamıştır. Bu haberlerde, 2019 yılından bugüne 7 yıldır inşası süren Akkuyu Nükleer Güç Santrali’nin ilk reaktörünün 2026 yılında devreye alınacağı ilan edilirken söylemlerin teknik ve ekonomik gerçeklikten uzak bir şekilde siyasi vitrin işlevi gördüğü aşikâr. Zira bu haberlerde bir taraftan taşeron işçi sayısı halihazırda üçte birlere düşmüşken projenin gerçeğin 10 katına varan şekilde 30 bin kişilik istihdam sağladığı gibi varsayımlar ve proje 2 bin firmayı kapsayan dev bir ekosistem ve “vizyoner” bir kalkınma anlatısı gibi sunuluyor. Bu anlatının nesnel veriler yerine “müthiş”, “harika”, “olağanüstü” gibi gazetecilikten çok propaganda diline özgü sıfatlarla kurulması da projenin gerçeklikle bağının ne kadar kopuk olduğunu doğruluyor. Bu ambalajın içinde Akkuyu’nun neden hâlâ devreye alınamadığı, maliyet artışları, işletme modeli, dışa bağımlılık ilişkileri ve güvenlik gibi problematik konular da sistematik biçimde görünmez kılınıyor.
Akkuyu NGS, büyük ölçekli altyapı projelerinin yalnızca teknik yatırımlar değil, aynı zamanda kimin söz sahibi olacağını belirleyen siyasal müdahaleler olduğunu gösteren şekilde kentlerin, halkın ortak yaşam alanı olmaktan çıkarılmasına bir örnek. Bu kapsamda yukarıdan planlanan kalkınma hamlelerinin uygulama sahasına indirgenmesiyle bir bakıma yerelin sesi, çoğu zaman “uzmanlık” gerekçesiyle devre dışı bırakılıyor.
Öte yandan “2026’nın Türkiye için nükleer yıl olacağı” iddiası şüphesiz '2026’nın neyin yılı olmayacak?' sorusunun yanıtını da içinde barındırıyor. Bu açıdan mesela emeklilerin, dar gelirlilerin, çiftçilerin, kadınların, gençlerin, çocukların ya da adalet talebi içinde olanların yılı olmayacağını söylemekte beis yok. Zira süreklilik isteyen sosyal politikaların kurumsal bir yönelim gerektirmesi ve geçici söylemlerin kalıcı sorunları çözmemesi sistemsizliğin kendisinin sistem haline gelmiş olduğunu gösteriyor.
Ayrıca 'nükleer enerji' söylemi, yalnızca bir enerji tercihini değil; hangi alanlara kaynak, hangi taleplere ise sabır telkin edildiğini gösteren bir öncelikler haritasını da ortaya koyuyor. Bu kapsamda nükleer yıl ile temsil edilen olasılıkları arasında Sinop ve Trakya’da İğneada’da nükleer santral kurulması planları söz konusu. Böylece Türkiye’nin farklı coğrafyalarında gerekliliğinin sorgulanamadığı, nükleer enerji “kaçınılmaz gelecek” olarak sunuluyor. Bu anlatı aynı zamanda kentlerin kendi toplumsal dokusunu, ekolojik sınırlarını ve yerel ihtiyaçlarını yok sayan tek tip bir kalkınma anlayışına dayanıyor. Oysa, gerek Sinop’ta gerekse İğneada’da bir nükleer santral kurulması, yalnızca teknik raporların ya da uzman görüşlerinin konusu değildir. Bu karar, gündelik hayatı, sağlığı, geçim biçimlerini ve kentin geleceğini doğrudan etkileyen toplumsal bir meseledir. Kentin kaderi, o kentte yaşayanların katılımı olmadan belirlenemez.
Bilindiği gibi nükleer santraller söz konusu olduğunda bir önceki yazıda tanıtma fırsatı bulduğum nükleer atık temalı yayında ele alındığı gibi 'kazalardan, nükleer atıklara ve operasyon halindeki tesislerin sürekli radyasyon yaymasına' uzanan veçhede çevre ve canlı yaşamı için nükleer maruziyet yolları çok çeşitlidir.
Bu yazı vesilesiyle, operasyon halindeki nükleer santrallerin çevrede yaşayan nüfus için uzun vadeli sağlık etkilerinin artık bilimsel olarak tartışmasız bir alan haline geldiğini paylaşmak isterim. Zira Avrupa ve ABD’de yapılan çok sayıda çalışma, nükleer santrallere yakın bölgelerde çocuklarda lösemi ve çeşitli kanser türlerinde artışa işaret etmektedir. Yani durum öyle "Fransa’da nükleer santrallerin yanında yaşam var, balıkçılık da yapılıyor" gibi söylemlerle geçiştirilecek kadar basit değil. Nitekim son yıllarda bu yöndeki iddiaları doğrulayan bilimsel çalışmalar artıştan bahsedilebilir. Bunlardan biri de, 2025 yılında yayımlanarak ABD'nin Massachusetts eyaletinde 2000-2018 yılları arasında yürütülerek nükleer santrallere yakın konutlarda yaşayanlarda kanser vakalarının görülme sıklığına dair güçlü korelasyon olduğunu ortaya koyan araştırmadır ki, araştırmanın sonucu nükleer santral çevresinde yaşayanlarda görülen hastalıkların sıklığının, dağılımının ve hastalık oluşumunu etkileyen faktörlerin incelenmesini önermektedir.
Sinop’ta planlanan santral sahası ile kent merkezi arasındaki mesafenin yalnızca 14 kilometre olması bakımından yukarıda paylaştığım araştırma sonuçları Sinop açısından daha da önemlidir. Bu bağlamda Sinop, 1970’lerde “nüfusu az” olduğu gerekçesiyle nükleer santral için uygun görülen bir kent olduğunu da hatırlayalım. Zira, Sinop bugün üniversitesi, artan yerleşimi ve yaz aylarında katlanan nüfusuyla bambaşka bir gerçekliğe sahiptir. Ne var ki, planlamalarda hâlâ geçmişin demografik varsayımlarının esas alınması, kentin bugünkü gerçekliğiyle ciddi bir kopuşa işarettir.
Sonuç olarak, Sinop’ta mesele yalnızca bir enerji yatırımı değildir. Mesele, kentin geleceğinin kim tarafından, hangi önceliklerle ve kimin adına belirleneceğidir. Sinop’u savunmak, yalnızca bir santral projesine karşı çıkmak değil; yaşam alanına, ortak geleceğe ve kamusal akla sahip çıkmaktır. Tam da bu nedenle, Sinop’ta bu hafta sonuna denk gelen 10 Ocak Cumartesi günü Sabahattin Kültür Merkezi’nde düzenlenecek olan nükleer karşıtı kongre, sıradan bir etkinlik olmayıp, Sinop halkının kentin geleceği hakkında söz söyleme iradesini açıkça ortaya koyduğu bir kamusal eşik anlamı taşımaktadır.
Ez cümle, Sinop’ta bu hafta sonu düzenlenecek kongre, yalnızca bir uzmanlar ya da yıllardır nükleer karşıtı mücadelede bilfiil bulunanların buluşması değil; bilakis gençlerin, kadınların, her yaştan yurttaşın kentle kurduğu ilişkiyi derinleştirme fırsatıdır. Kentlerin kaderi çoğunlukla teknik raporlardan ibaretmiş gibi görünse de esas olan yurttaşların kolektif tutumlarıdır. Bu açıdan yaşanılan mekâna sahip çıkmak, yalnızca çevresel bir refleks de değil; sağlığı, geleceği ve kamusal yaşamı savunmanın en temel yollarından biridir. Dolayısıyla bu kongre Sinoplular için kentlerine dair söz söylemenin ve kenti savunmanın aracı olacağı kadar sözün politik bir ağırlığa dönüşmesini sağlama imkânını taşımaktadır. Nihayetinde Sinop’ta esas mesele kentin geleceğinin kimler tarafından ve nasıl belirleneceği değil midir?
