*Ölüler Elektrik Kullanmaz! *Radyasyon Adres Sormaz! “…Nükleer santraller çevreye sadece kaza sonuçlarında zarar vermezler! İşletme aşamasında da yüksek oranda zarar verirler! Avrupa’da faaliyetini sürdüren Nükleer Santrallerin çevresinde o ülkenin insanları yaşamazlar. Nükleer santraller da kullanılan Uranyum madeninin çıkarılması, işlenmesi, taşınması ve atık haline geldikten sonra da yıllarca saklanması aşamalarında da Ekolojik yapıya ciddi zararlar verirler…”


Sevgili okurlarım; bilindiği üzere 12-16 Kasım 2025 tarihleri ​​arasında Brezilya Amazon Yağmur ormanları yakınlarındaki Belem’de “BM İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇEVRE SÖZLEŞMESİ 30.TARAFLAR KONFERANSI” kısa adı BM COP30 İKLİM ZİRVESİ gerçekleştirildi. COP30’da yaşananlar ve alınan kararları 23.11.2025 tarihli “COP30’un ARDINDAN” başlıklı yazımda etraflıca anlatmıştım. Bu yazım bir nevi o yazımın devamı niteliğindedir. Şimdi ise o zirvede nihai kararı verilen COP31’i anlatmaya çalışacağım.

COP31 sürecine girerken, Antalya’daki zirveyi nasıl karşılayacağımızdan çok, Türkiye’den Amazon’a uzanan bu hattın, mücadelemizi güçlendiren belirleyici bir düzleme çevirip çeviremeyeceği olacaktır. Vahşi madencilik yapılan yerellerde tavrımız nasıl şekillenecek, Yenilenebilir enerji adı altında nasıl bir Yeni Yeşil Boyama, Yeşil Dönüşüm planlanacaktır?

Aslında COP’ların nerede ve nasıl yapılacağı iki yıl öncesinden kararlaştırılmasına ve tespit edilen ülkenin hazırlıklarına önceden başlaması gerekmesine rağmen bu defa öyle olmadı. Çünkü, COP31’i kendi ülkesinde yamaya talip olan çok iddialı iki ülke vardı. Türkiye ve Avustralya! İki ülke de ısrarla BM COP31 İKLİM ZİRVESİ’ne ev sahipliğini kendi ülkelerinde yapabilmek için mücadele verdi. Önce Avustralya Başbakanı Albanese, ülkesinin İklim Değişikliği Bakanı Chris Bowen’ın COP Müzakereleri Başkanı olacağını, Türkiye’nin ise konferansa ev sahipliği yapacağını duyurmuştu. Ardından Türkiye’nin Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Sayın Murat Kurum, “BM COP31 İKLİM ZİRVESİ’'nin Türkiye'nin ev sahipliğinde ve müzakere başkanlığında Antalya’da yapılacağını duyurdu. Ancak sonuç böyle olmadı tabii!

Uzun süren karşılıklı müzakereler sonrasında ortak bir noktaya varıldı, bir tür eş başkanlık gibi görevler iki ülke arasında bölüşüldü. Ev sahibi olma görevi Türkiye’nin olacak, toplantılara da başkanlık etme görevi de ortaklaştırılmış oluyordu. Toplantıların bir kısmı Türkiye’de bir kısmı da Avustralya’da yapılacak gibi. Çünkü, gündem belirleme kapasitesinin maddi ağırlık merkezi, Avustralya üzerinden işleyen emperyalist iklim rejiminde şekilleniyor. Ortaklık metni yüzeysel “iş birliği” ve “ortaklık” dili ağırlıklı olarak kurulmuş kurumsal bir düzenleme gibi görünse de bu söylem daha derinlerdeki güç ilişkilerini örtüyor. BM İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇEVRE SÖZLEŞMESİ ve COP süreci, kapitalist dünya sisteminin kendi iklim krizini yönetmek için geliştirdiği, sermaye birikiminin meşruiyetini ve sürekliliğini güvence altına alan yeşil bir yönetişim aygıtı olarak işliyor.

Buraya kadar olanlar rutin işlemlerdi. Antalya’daki COP31’in hangi uluslararası güç dengeleri ve hangi iklim rejimi içinde tasarlanıp şekilleneceğini şimdiden görmek gerekiyor! Diğer bir deyişle biz ekolojistleri asıl düşündüren konular, kapitalizmin çıkarlarını korumaya aday olmanın dayanılmaz hafifliğinde gizlidir. Avustralya Dünya kömür rezervinin %35’ini elinde bulunduruyor. Bunun yanında Altın ve Uranyum ihracatı konusunda dünyada ikinci sırada, Alüminyum ihracatı konusunda üçüncü sırada yer almaktadır. Aynı zamanda Avustralya, Pasifik’te hem fosil yakıt ihracatçısı ve madencilik gücü kilit konumda! hem de Pasifik ada ülkelerinin iklim yıkımından en ağır biçimde etkilenen güvencesiz emekçiler, balıkçılar ve köylüler, metinde yalnızca “iklim finansmanı” vb. başlıklarının edilgen nesnesi olarak ele alınıyor! Pasifik Dayanıklılık Tesisi gibi mekanizmalar, iklim kırılganlığını kapitalist finans için yeni bir kâr alanına çeviren; iklim adaleti söylemi eşliğinde borçlandırma ve finansallaştırma işlevi gören araçlar haline getiriliyor. Tabii ki bunların pazarlanması konuları da Zirveye talip olma noktasında önemli bir gerekçe olarak önümüzde duruyor.

Türkiye’nin pozisyonu bu çerçevede tipik bir bölgesel hegemonya arayışını gösteriyor. Ev sahipliği, “COP31 Başkanı” unvanı, Eylem Gündeminden sorumluluk, “Yüksek Düzey Temsilci” ve “Gençlik Temsilcisi” atama yetkisi Türkiye’ye bırakılırken, taslak metinlerin kaleme alınması, gündemin şekillenmesi ve BM sekretaryası ile asli temasın yürütülmesi Avustralya’ya veriliyor. “Danışma” ve “karşılıklı tatmin” ifadeleri iki eşit aktör varmış izlenimi yaratan ideolojik bir perde işlevi görüyor.

Esasen Türkiye’yi konuşmak için, 11-22 Kasım 2024 tarihleri arasında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de gerçekleştirilen BM COP29 İKLİM ZİRVESİ’ne de biraz bakmak gerekiyor. Türkiye Bakü’de düzenlenen zirveye çok yüksek düzeyde katılım sunmuştu. Zirvede taraf ülkelerin ulusal katkı beyanlarıyla son bulan bir süreci birlikte izlemiştik. Orada alınan sözde temenni kararlarıyla; Türkiye 2030 yılına kadar toplamda 100 milyon ton karbon emisyonu azalımı gerçekleştireceğini, bunu yapabilmek için de enerji tüketiminde %16 oranında azaltmaya gidileceğini, Türkiye olarak mevcut Nükleer Enerji kapasitesini Üç Katına Çıkaracağını, ( sanki mevcut olarak portföyünde nükleer varmış gibi) yine bu zirvede; Karbon Emisyonu yüksek olan Demir-Çelik, Çimento, Alüminyum ve Gübre sektöründe %75- %99 oranında Karbon azalımı sağlayacaklarını da beyan ediyorlardı.

Gerçekte Avustralya, AB ve ABD eksenli emperyalist merkeze çekilmiş bir devlet; Türkiye ise fosil yakıta ve madene bağımlı, piyasacı, geç dönemde kapitalistleşmiş ve iklim rejimi içinde hegemonik rol üstlenen kırılgan bir ülke konumunda!. Pasifik’te düzenlenecek olan Ön Zirve de aynı mantığın parçası konumunda! Pasifik ada ülkelerinin sesi görünürde merkeze alınırken, gündem Avustralya’nın önderliğinde kurumsallaştırılıyor. İklim krizi sorunu, bölgesel liderlik ve finansal araçları güçlendiren bir jeopolitik kaynak haline getiriliyor.

COP31’e talip olurken, yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım gerekçelerle her iki ülke kendileri adına prestij kazanmak için BM COP31 İKLİM ZİRVESİ’'ni kendi ülkesinde yapabilmeyi ve bu işin sonunda Kapitalizmin değirmenine su taşımayı hedeflemiş olmaktadır.

Özetle Türkiye “BM COP31 İKLİM ZİRVESİ’'ne ev sahipliği yaparken Avustralya’da da birkaç toplantı yapmayı kabul ederek komisyonlara başkanlık etmeyi sözde eşit olarak paylaşacaklar!

Bakü’de düzenlenen BM COP29 İKLİM ZİRVESİ’'nde Emisyon Salınımı’nın aşağıya çekilmesi, Küresel Sıcaklığın 2030 da 1,50 aşağıya çekilmesi ve 2050 de de 0 Emisyon talebi vardı. COP30 da bu konulara hiç değinilmediğini görüyoruz.

Yukarıda anlattıklarım Kapitalizmin Yeni Yeşil boyama yöntemiyle yapmaya çalışmaların özetinden ibarettir. Şimdi ise Ekoloji Politik perspektifimizle yapılanları ve yapılacak olanları gözlemleyelim.

· İklim krizi ya da diğer bir deyişle Ekolojik yıkım Kapitalist üretim tarzıyla ortadan kalkmaz. Aksine bizi daha çok batağa götürür!

· Brezilya/ Belem Amazon bölgesi en büyük karbon yutağı olarak biliniyor. Ve orada Karbon yutağı olan ormanlar kesiliyor! Bunun aynısı konumunda ülkemizdeki ormanlar ve tarım alanları sermaye guruplarının isteği doğrultusunda katlediliyor. Diğer bir deyişle Karbon yutak alanları yok ediliyor! Maden sahalarına Fosil yakıtlı enerji santrallarına terk ediliyor.

· Çevresel ırkçılık bizim yabancı olduğumuz bir oluşum değildir. Bunu ülkemizde yaşanan depremlerden biliyoruz.

· COP29’da bolca Nükleer konuşulmuştu! Ama bir yıl sonra Belem’de düzenlenen COP30’da nükleer santralların hiç konuşulmadığını görüyoruz.

· Dünya genelinde Fosil yakıtlardan çıkış sürecinin uzatıldığını görüyoruz. Yani Fosil yakıtlardan çıkış meselesi hala orta yerde duruyor.

· 2026 yılında; Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığının bütçesinde COP31 yok! ÇŞİDB bakanlığı bütçesi bir anlamda Şantiye bütçesi olarak tasarlanmış.

· Yeşil Dönüşüm, Avrupa Yeşil Mutabakatı, Net 0 vb konulardan bahseden siyasi iktidarımızın bütçesinde Beton bütçesi var ama Ekolojik bütçe yok. Yani Halkın bütçe hakkı yok!

· COP31’e ev sahipliği yapacak olan Antalya’da Falezler İmara açılıyor. Akdeniz foklarının yaşam ve üreme alanı olan ve Doğal Sit Nitelikli Koruma Alanı kapsamındaki dünyaca ünlü Falezler de otel inşaatı ile gündemde yerini alıyor.

· Nükleer Santrallar iddia edildiği gibi Karbon emisyon salımını azaltmaz.

Yukarıda maddeler halinde sıralamaya çalıştığım konular hakkında Ekoloji örgütleri olarak yerimizi belirlememiz gerekiyor. Her koşulda Alternatif Zirveyi oluşturarak Brezilya /Belem örneğini hayata geçirmek gerekiyor.

Son Söz olarak Özetlemek gerekirse;

BM COP31 İKLİM ZİRVESİ’'ne Antalya’da ev sahipliği yaparken Siyasal iktidarın her fırsatta Nükleer ile dans etmesini önlemek ve bu anlamda kentlerde yerel direnişi örgütlemek birincil görevimiz olacaktır.

Nükleer santralların temiz ve yenilenebilir enerji kaynağı olduğunu söylemek, çocuklarımızın geleceğini kirletmekten, kirli teknolojilere mahkûm etmekten başka bir şey değildir. Nükleer santrallar Enerjide çözüm değil, Gizli ölümdür!

Ayrıca, Nükleer santrallar çevreye sadece kaza sonuçlarında zarar vermezler! İşletme aşamasında da yüksek oranda zarar verirler! Avrupa’da faaliyetini sürdüren Nükleer Santralların çevresinde o ülkenin insanları yaşamazlar. Nükleer santrallar da kullanılan Uranyum madeninin çıkarılması, işlenmesi, taşınması ve atık haline geldikten sonra da yıllarca saklanması aşamalarında da Ekolojik yapıya ciddi zararlar verirler.

Bu nedenledir ki, her zaman söylediğimiz üzere; Yalanlarla NÜKLEER FELAKET önlenemez! Çünkü Nükleer, Savaşta da Barışta da Öldürür!

· Ölüler Elektrik Kullanmaz!

· Radyasyon Adres Sormaz!

· Nükleere İnat Yaşasın Hayat!

· Kurtuluş Yok Tek Başına Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz!