".............Daha da can sıkıcısı bölümün öğrencileriydi. Yüzde doksanı zengin aile çocuklarıydı. Muhtemelen meslek edinmek için değil, genel kültür amacıyla bu bölümü seçmişlerdi. Özellikle Avrupa sanatıyla çok ilgileniyorlardı. Amfinin en arkasında oturur, onları ve erkek öğrencilerle kız öğrencilerin birbirlerine davranışlarını hayretle izlerdim. O kadar farklı bir dünyadan geliyordum ki... "
Babamdan tokat gibi telgrafı alınca gerekeni yaptım ve İstanbul’a gittim. Çapa Yüksek Öğretmen Okulunu buldum. Aslında Topkapı’dan ulaşmak hayli kolaymış ama yaşımın küçüklüğü, yatılı okul öğrencisi olmam ve küçük bir kentin bir köyünden geliyor olmam nedeniyle o gün için kolay değildi.
Babam “ Kendin git “ derken ilgisiz ya da umursamaz olduğundan değil, beni hayata hazırlamak istediğindendi. Zaten, Eğer rekabetli bir iş, bir mücadele ya da bir kavga varsa “sen yaparsın” derdi. Aslında çok ilgiliydi ve her şeyin en iyisi olmasını isterdi.
Ankara’da Hazırlık Lisesindeyken gelip beni Hacettepe Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bölümüne götürdü. Hiçbir şikâyetim yoktu aslında; babam istedi, ben de gittim. Babam ve ailesi hep uzun boyluydular. Annemin ailesi ise kısa boyluydu. Gelişimim, özellikle boyum, genetik olarak mı böyleydi yoksa bir metabolizma sorunum mu vardı diye merak etmişti. Bugün bile tanıdığım birçok ailenin aklına gelmeyecek bir konu, köyde yaşayan babamın aklına gelmişti.
Gerçekten de tiroit hormonlarımın düzgün çalışmadığı ve muhtemelen yemek seçme alışkanlığım nedeniyle yeterli kalsiyum alamadığım anlaşılmıştı. Kemik yaşım, gerçek yaşımdan üç yıl geride görünüyordu. Doktor bazı takviyeler ve tiroit ilacı verdi. Düzenli kullandığımı hatırlamıyorum. Hâlâ tiroit hastasıyım; çok sayıda nodülüm var.
Bulunduğum yaş itibarıyla ya şekerli gıdalar nedeniyle ya da tiroit sorunum yüzünden kiloluydum. Erkek kardeşim yarıyıl tatilinde Ankara’ya gelip birlikte eve dönerken onun çok daha önce sigaraya başladığını öğrendim. Bana Gelincik marka bir sigara uzattı. “Çok güzel, hem biraz da zayıflarsın” dedi. Kilomu dert ettiğimi sanmıyorum ama tütüncü bir aileydik. Ailenin yaşlı kadınları bile sigara içerdi. Sanki belli bir yaşa gelince başlanacak ve böylece büyüdüğümüzü gösterecektik. O gün öksüre öksüre içtiğim tek sigarayla başlayan bağımlılığım 45 yıl sürdü.
İstanbul Yüksek Öğretmen Okulum Çapa’da, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi ve dolayısıyla Sanat Tarihi Bölümü ise Beyazıt’taydı. Kısa sürede yürüyerek gidip gelmeyi öğrendim. Gündüz üniversitede dersler, gece ise Yüksek Öğretmen Okuluna ait dersler vardı.
Hatırladığım sırayla yazacağım ama önce sonucu söyleyeyim İki diplomam var; hem Yüksek Öğretmen Okulu hem de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü diploması. Köy Enstitülerinin son varyasyonuyduk. Bizden sonra onu da yaşatmadılar.
Ancak bölümüme alışmam hayli zor oldu; belki de hiç alışamadım. Öğretmen olduktan sonra öğrencilerimle yeniden öğrendim, onlarla birlikte sevdim ve onlara da sevdirdim. Yepyeni bir alandı; hiçbir temelim yoktu. Gerçi temel de zaten orada atılıyordu.
Dersler slaytlarla yapılıyor, doğal olarak elektrik lambaları kapatılıyordu. Minik el fenerleriyle not alabiliyorduk. Daha da can sıkıcısı bölümün öğrencileriydi. Yüzde doksanı zengin aile çocuklarıydı. Muhtemelen meslek edinmek için değil, genel kültür amacıyla bu bölümü seçmişlerdi. Özellikle Avrupa sanatıyla çok ilgileniyorlardı.
Amfinin en arkasında oturur, onları ve erkek öğrencilerle kız öğrencilerin birbirlerine davranışlarını hayretle izlerdim. O kadar farklı bir dünyadan geliyordum ki... Çiftçi bir ailenin çocuğu, yatılı kız okulundan mezun, bu bölüme nasıl ve neden kaydedildiğini bile tam bilmeyen bir öğrenciydim.
Bir kız öğrencinin üzerinde, bir kış mevsimi boyunca on bir ayrı palto saydım. Çoğunun arabası vardı. Ankara’nın siyasi atmosferinde toplumsal katmanları öğrenmiştim; onlar burjuva çocuklarıydı. Hiç arkadaşlık edemedim.
Doğulu bir arkadaşım vardı. O da sanırım bu bölümü pek düşünmeden seçmişti. Soyadını hatırlamıyorum, adı Şevket’ti. İleriki yıllarda bin bir zorlukla temin edebildiğim Bizans Sanatı dersinin dört yıllık notlarının basılı ve ciltlenmiş hâlini çalışması için ona vermiştim.
Vezneciler Erkek Öğrenci Yurdu basıldığında benim değerli ders notlarım da okunması ve bulundurulması sakıncalı kitaplarla birlikte toplanıp emniyete götürülmüştü. Arkadaşımı da ancak birkaç gün sonra görebilmiştim. Benim işim, notları verdiğimde bitmişti ama öğretmenlik yaparken öyle derli toplu bilgilerin elimin altında olmadığına çok hayıflandım.
Üniversitede bölümümde sınırlı sayıda arkadaşım vardı ama Yüksek Öğretmen Okulunda hem benim gibi Ankara, İstanbul ve İzmir Hazırlık Liselerinden gelen, İstanbul Üniversitesinin çeşitli bölümlerine başlamış arkadaşlarım hem de bizden önce üniversiteye başlamış öğrenciler vardı. Altı kişilik yatakhanemizde ise arkadaşlıktan öte kardeşlerim vardı.
1970’li yıllar, öğrenci ve emekçi hareketleri açısından çok değerli ve üzerinde çok dersler çıkarılması gereken yıllardı. Çiftçi-köylü bir aileden gelen biri olarak ve babamdan hak savunmayı öğrenmiş olmam nedeniyle, düşüncelerime uygun bulduğum ortamın içinde yer almıştım.