"..........Yemekten sonra: "Hale, sana bir şey söylemek istiyoruz." dediler. Havadaki gerginliği hemen hissettim. “Eniştemi kaybettik. “ Annem tek ablaları olduğu halde gerçek bana o kadar uzaktı ki şaşkınlıkla: “Hangi eniştenizi?" diye sordum. "Babanı..." "Nasıl yani? O iyiydi..." "Vurmuşlar..."............"
İşime devam ediyordum. Küçük rahatsızlıklarım olduğunda rapor alıyor, fırsat buldukça bazı derslerin sınavlarına giriyordum. Tarih Bölümünden aldığım derslere çalıştım ve hepsini geçtim. Ancak asıl bölümüm olan Sanat Tarihi'nin dersleri beni korkutuyordu. Bu bölümde yalnızca çalışmak yetmiyordu; eserleri, mimariyi ve görselleri de görmek gerekiyordu.
Nisan ayıydı. Babamdan bir telgraf geldi. Sadece, "Şimdi iyiyim." diyordu. Gerze Belediye Başkanlığı yapmış rahmetli Recai Kuru hem akrabamızdı hem de ailelerimiz aynı köyde yaşıyordu. O da İstanbul Üniversitesinde öğrenciydi. Babam, mutlaka onunla görüştüğümü ve durumu öğrendiğimi düşünmüş olmalıydı. Kardeşime telefon ettim. “Bilmediğimiz bir durum var. Derslerin yoğundur ama üç günlüğüne gidip gelelim." dedim. İstanbul’da buluştuk ve köye gittik.
Hayvanlarımıza bakan kişi mandaları ahırdan çıkarırken babam da oradan geçiyormuş. Mandalardan biri büyük bir hızla babama kafa vurmuş. Kaburgalarının büyük bölümü zarar görmüş ve uzun süre yatmak zorunda kalmış.
Babam gibi enerji dolu, çevresinde olup biten her şeyle yakından ilgilenen, haksızlığa karşı mutlaka müdahale eden biri için haftalarca yatakta kalmak herhâlde çok zor olmuştur. Buna rağmen ayağa kalkar kalkmaz bize haber vermişti.
Biz de onu iyileşmiş görünce rahatlamış, ailemizle hasret gidermiş ve ilkbaharda köyümüzde bulunmanın mutluluğunu yaşamıştık. Genellikle bu mevsimde okul nedeniyle İstanbul'da olduğumuz için köyü ilkbaharda görmek ayrı bir güzellikti. Üç gün boyunca adeta çocuklar gibi eğlendik. Kısa bir süre için bahçeye salıncak bile kurduk.
Dönmemizin üzerinden çok geçmeden babamdan bir telgraf daha geldi. “Merak etmeyin, her şey yolunda." diyordu. Kardeşimle telefonla konuştum. “İyi madem, ders yılını bitireyim. Nasıl olsa yine gideceğiz." dedik.
Haziran sonunda artık benim de bir karar vermem gerekiyordu. İşten ayrılıp okulumu bitirmeliydim. Sanat Tarihi, devlet memurluğuyla birlikte yürütülebilecek bir bölüm değildi. Bir miktar birikmiş param da vardı. Sonunda istifa dilekçemi verdim. Yaz tatilini ailemle geçirip ardından bütün dikkatimi derslerime vermeyi planlıyordum.
O yıllarda dört dayımdan biri İzmit'te inşaat müteahhitliği yapıyor, diğeri de onun yanında ustabaşı olarak çalışıyordu. Hazır işten ayrılmışken onları da ziyaret etmek istedim. Amacım yalnızca hasret gidermek değildi. Okuluma devam ederken zor durumda kalırsak bize destek olup olamayacaklarını da görmek istiyordum.
Gittiğim gün öğleden sonrayı yengemle geçirdim. Akşam dayımlar geldiler. Fakat sanki gelişimden rahatsız olmuş gibiydiler. "Hoş geldin.", "İşten mi ayrıldın?" gibi birkaç nezaket cümlesinin dışında neredeyse hiç konuşmadılar. Yemekten sonra: "Hale, sana bir şey söylemek istiyoruz." dediler. Havadaki gerginliği hemen hissettim. “Eniştemi kaybettik. “ Annem tek ablaları olduğu halde gerçek bana o kadar uzaktı ki şaşkınlıkla: “Hangi eniştenizi?" diye sordum.
"Babanı..."
"Nasıl yani? O iyiydi..."
"Vurmuşlar..."
Bugünden baktığımda, o an büyük bir şok yaşadığımı anlıyorum. Tek kelime etmediğimi, tek damla gözyaşı dökmediğimi hatırlıyorum. Odama çekilip sabahı bekledim. Yengemin ne söylediğini bile duymadım. Sabah tren istasyonuna gittim. Sadece bir cümle söyleyebilmiştim:
"Ben şimdi İstanbul'a nasıl yalnız gideceğim? " Oysa dört yıldır İstanbul'da tek başıma yaşıyor, çalışıyor, bütün işlerimi kendim hallediyordum. Bugün düşününce bu cümle bana bile tuhaf geliyor.
Ama hayır...
Babam, 450-500 kilometre uzakta olsa da otoritesi, sevgisi ve varlığıyla hep arkamızdaydı. Sanki arkamızda koskoca bir dağ vardı.O dağ yıkılmıştı. Gerçekten yalnız kalmıştım.
İstanbul'a döner dönmez doğruca kuaföre gittim. Belime kadar uzanan saçlarımı babam şaka yaparak çekiştirir, "Keçi kızım uslandı mı?" derdi.
Şimdi babam yoktu saçların da artık hiçbir anlamı kalmamıştı. Saçlarımı iki santimi bile geçmeyecek kadar, erkek tıraşından daha kısa kestirdim.
Hala Çemberlitaş Kız Öğrenci Yurdunda kalıyordum. Yurda gittiğimde santralde çalışan arkadaşım Sevgen vardiyasına hazırlanıyordu. Beni görünce korkunç bir çığlık attı.
"Hale, ne oldu? “
‘’Babamı vurmuşlar."
Bu sözleri söyler söylemez ilk defa ağlamaya başladım. Çığlık çığlığa ağlıyordum. Sevgen beni yeniden hayata döndürmüştü. Onun da çok sarsıldığını hatırlıyorum ama işe gitmek zorundaydı. Ortak arkadaşımız Kemal'i kaşla göz arasında çağırmış.
"Hadi, aşağı iniyoruz." dedi. Beni kolumdan tutup yurdun önüne çıkardı. Bugün İstanbul'da avukatlık yapan, zaman zaman görüştüğüm ve hayatım boyunca minnet duyduğum Kemal, o gün beni kafeteryalara, parklara, aklına gelen her yere götürdü. Sürekli konuşmamı sağladı.
Babamla ilgili sorular soruyordu. Onu neden bu kadar sevdiğimi...Neden bu kadar saygı duyduğumu...Neden ona hayran olduğumu...İkinci telgraf geldikten sonra köye gitmemiş olmaktan duyduğum pişmanlığı...Hepsini anlattırdı.
Sanırım bu çok etkili bir yöntemdi. Akşam yurda döndüğümde biraz olsun kendime gelmiştim. Kardeşime haber vermediğimi bile ancak o zaman fark ettim. Sevgen, santral üzerinden bizi hemen görüştürdü. Ertesi gün kardeşim İstanbul'a geldi. Sonra birlikte köye gittik. (devam edecek)