"........Evimizin hayat bölümünde üç sofra kurulmuş, tütün tarlasından gelen çalışanlarla birlikte kahvaltı yapılıyordu. Babam öfkeyle ayağa fırladı. "Benim, senin gibi zekâsını ve önüne çıkan imkânları kullanamayan bir oğlum yok!" dedi. Kardeşimi kolundan tuttu, tekme tokat dışarı attı. "Defol git!" Kardeşim de ne yapsın, çekip gitti. ......."


İstanbul Defterdarlığı Veraset Vergi Dairesinde çalışıyorum ve aynı zamanda üniversite öğrencisiyim. Ancak öğrencilikle ilgili yaptığım tek şey, yıllık harcı yatırıp devam karneme işletmekten ibaret. Tarih Bölümünden seçtiğim sertifika dersleri beni korkutmuyor; ders notlarına ve kitaplara çalışıp sınava girebilirim. Sanat Tarihi Bölümünün sertifika derslerini ise eserlerin slaytlarını görmeden başarmak çok zor. Diplomayı nasıl alacağıma dair bir plan bile yapamıyorum. Para biriktirip işten ayrılarak okulumu bitirmek mi?

Çalıştığım daireden çok memnunum. Yılların memurları yanında adeta çocuk sayılırım. Buna rağmen hem öğrenci olup hem de çalıştığım için herkes bana saygı duyuyor, sevgiyle yaklaşıyor. Onların desteği sayesinde kısa sürede işimi öğrenerek onların seviyesinde bir memur oldum.

Yıllık iznimi, kardeşimin tatiline denk getirmeyi planlamıştım. Kardeşim Öğretmen Lisesini birincilikle bitirmiş, ardından Tıp Fakültesini kazanmıştı. Bu çifte mutluluk içinde, aslında tatil yapmadığımızı, yine aynı disiplinle çalıştığımızı fark etmiyorduk bile.

Ancak izin süresinin sonuna doğru kardeşim, üniversiteye gitmeyeceğini, öğretmen olarak atandığını ve kız arkadaşıyla evlenmek istediğini söyleyince kızılca kıyamet koptu. Evimizin hayat bölümünde üç sofra kurulmuş, tütün tarlasından gelen çalışanlarla birlikte kahvaltı yapılıyordu. Babam öfkeyle ayağa fırladı. "Benim, senin gibi zekâsını ve önüne çıkan imkânları kullanamayan bir oğlum yok!" dedi. Kardeşimi kolundan tuttu, tekme tokat dışarı attı. "Defol git!" Kardeşim de ne yapsın, çekip gitti.

Annem ise sofranın başında sessizce oturuyor, gözyaşları sicim gibi akıyordu. Babam anneme dönerek, "Bu oğlanı şımartan sensin!" diye bağırdı ve oturma odasına geçti. Ben de artık kendimi tutamadım. Sofradan kalktığım gibi peşinden oturma odasına daldım. "Onca çalışanın önünde anneme nasıl bağırırsın? O yaştaki bir genci nasıl evden kovarsın?" diye ben de bağırdım. Babam öfkeyle, "Sen de defol git! Benim sizin gibi evlatlarım yok!" deyince kontrolümü tamamen kaybettim. "Sen defol git! Burası benim babamın evi, senin neyin oluyor?" diye karşılık verdim. Hâlâ o cümleyi nasıl söyleyebildiğimi bilmiyorum. Ama iyi ki söylemişim. Babamın bütün öfkesi bir anda dağıldı. Kahkahalarla gülmeye başladı. "Demek babanın evi ha... Demek babanın evi ha..."

Kardeşim tabii ki kasabadaki halamın yanına gitmişti. Sonraki günlerde annemle birlikte onu hem üniversiteye gitmeye hem de eve dönmeye ikna ettik. Üniversite öğrencisiyken hayatıyla ilgili kararlarını daha rahat verebileceğini de anlattık. Konu bir daha açılmadı.

Ben İstanbul'daki işime döndüm, o ise Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğrenimine başladı. Hayat ise o gün babama söylediklerinden çok farklı aktı. Kız arkadaşı başka bir yere tayin oldu. O da tıp mesleğini sevdi, kendini eğitimine verdi ve zamanla her şeyi unuttu.

Sanırım ekonomik sıkıntılar devam ediyordu. Bu sıkıntılar nasıl yansıdıysa, eniştemle babamın arası çok açıldı. Ablamla bütün ilişkilerimiz kesildi. Ben ise artık memur maaşımla kardeşimin harçlığını da gönderiyordum.

Bir gün daireye genç ve farklı bir mükellef geldi. Osmanlı döneminde büyükbabası Kapalıçarşı'da tüccarmış. Genellikle İran'dan mal getirirmiş. Oğlu da aynı ticareti sürdürürken İranlı bir kadınla evlenmiş ve İran'da yaşamaya başlamış. Karşımdaki genç, işte o ailenin torunuydu. Üniversite öğrenimi için Türkiye'ye gelirken büyükbabasının tapularını da yanında getirmiş, mirasçılarını bulmuş ve veraset vergisini ödemek üzere dairemize baş vurmuştu. Türkçeyi çok güzel konuşuyordu. Hikâyesini dinleyince bunun nedenini de anlamış oldum. İşleri birkaç güne yayıldığı için uzun uzun sohbet etme fırsatımız oldu.

Bir gün ismimin anlamını sordu. Sanat Tarihi Bölümüne devam edemesem de bir yıl okumuştum. "Hristiyan sanatında Hz. İsa ile Hz. Meryem'in başlarının etrafındaki kutsal ışık." dedim. Gülümseyerek, "Siz de Hz. Meryem'e benziyorsunuz." diye şaka yaptı. Ardından, Hale'nin aslında Farsça bir isim olduğunu; ayın ve güneşin etrafındaki ışıklı daire anlamına geldiğini söyledi. İnsan merak edip araştırmazsa, isminin anlamını bile bir İranlıdan öğrenebiliyormuş.

Bu tanışıklık, ikimizin de üniversite öğrencisi olması nedeniyle küçük bir gençlik arkadaşlığına dönüştü. Babam 500 kilometre uzakta olmasına ve ben ekonomik bağımsızlığımı kazanmış olmama rağmen, onun otoritesini her zaman hissederdim. Bu yüzden durumu ona yazdım. Yıllık iznimi kullandığımda birlikte köyümüze gittik. Babamı bugün de saygıyla anıyorum. Hem demokrat bir insandı hem de attığımız her adımı dikkatle takip ederdi. Kasabada babama "Sözlüsü...mü" diye soranlar oldu. Ben telaşla, "Baba, sadece arkadaşım. Burada kalmayı düşünmüyor. Ben de İran'a gitmem. Öyle sonuçlanmayabilir." dedim. Babam ise son derece sakin bir şekilde, "Bunu da zamanı gelince söyleriz kızım." dedi.

Gerçekten de ne ben ülkemi bırakmayı düşündüm ne de o kendi ülkesinden vazgeçti. Bu nedenle ilişkimizi sürdürmedik.

Fakat o ve İranlı arkadaşları sayesinde İran halkı hakkında çok olumlu düşünceler edindim. Bugün de ülkelerinin bağımsızlığı konusunda gösterdikleri kararlılığı takdir ediyorum. Bana göre son derece yurtsever insanlardı.

"Yıllar geçti. Yollarımız ayrıldı. Ama ondan ve arkadaşlarından geriye zihnimde tek bir iz kaldı: Vatan sevgisi sınır tanımayan ortak bir duyguydu."