".....Ah memleketim... Ne ekonomisi planlıydı ne de tarımı. Samsun ve Sinop havalisinde tütünde mavi küf hastalığının yaygınlaşması nedeniyle köylünün kredi çekmesi kolaylaştırılmış, tavukçuluk özendirilmişti. Piyasada birden oluşan yumurta bolluğu ise satışı iyice güçleştirmişti. Bu işten de zarar edilerek çıkıldı. Babam bir arazimizi satarak krediyi ödedi. Bu durum en çok, üniversite sınavına girmiş olan beni etkiliyordu. ........."
O yıl üniversite sınavına girip köye döndüğümde babam farklı işlerle uğraşıyordu. Tütündeki mavi küf hastalığı canımıza yetmişti. Babam da kredi kullanarak tavukçuluğa başlamıştı. Kredi kullanıldığı için devletin önerdiği projeye uygun, bin tavukluk kocaman kümesler yapılmıştı. İçlerine talaş sobaları kurulmuş, sobanın etrafını çevreleyen ahşap düzenekler ve bunlara bağlı geniş kanatlar yapılmıştı. Samsun-Ordu Karayolu üzerindeki Gelemen Devlet Çiftliği'nden alınan yüzlerce civciv, yanan sobanın etrafında, o kanatların altında anne kanatları altındaymış gibi ısınıyordu.
Böylece üretim biçimimizi değiştirmiştik. Benim için harika bir durumdu. Anneleri izin vermediği için öpüp sevemediğim civcivlerden yüzlercesi, hem de sapsarı halleriyle elimin altındaydı. Leghorn cinsi tavukların yumurtaları makinelerde ısıtılıp çıkartılmış bu sapsarı civcivler günümün büyük bölümünü dolduruyordu. Sobalarını kontrol ediyor, yemliklerini dolduruyor, yanlarında oturuyordum. Oturduğum zaman bana temas edecek biçimde etrafımda birikiyor, anne sıcaklığı almaya çalışıyorlardı. Ben de mest olmuş vaziyette saatlerce onların arasında kalıyordum.
Her şey güllük gülistanlık olmuyordu tabii. Bazı sabahlar kümese girdiğimde, soba sönmek üzereyken ısınabilmek için üst üste yığılmış civcivlerden altta kalanların öldüğünü görüyor ve hıçkırıklara boğuluyordum. Kayıplar artınca sayıyı tamamlamak için babam yine Gelemen'e gitti. Bir minibüsle döndü. Kapı açıldığında o kadar şaşırdım ki minibüsün zemini baştan sona sapsarı civcivlerle doluydu. Meğer hep böyle taşınıyorlarmış.
Sonunda büyüdüler ve yumurtlamaya başladılar. Birkaç şey hafızamdan hiç silinmedi. Mezbahadan tenekelerle hayvan kanı getiriliyor, tavukların yemine karıştırılıyordu. Verimi artırmak içinmiş. Sürü tavukçuluğunda bir tavuk herhangi bir şekilde yaralandığında diğerleri etrafına toplanıp onu kemiği kalana kadar lime lime yiyordu. Yumurta çok değerli bir gıda olmalıydı ki her şeyi yediriyorlardı.
Duruma bakın ki farklı bir iş koluna geçmiş olsak da ortada hazır bir kazanç yoktu; yine yoğun emek harcanıyordu. Kasalarla yumurta sevk ediliyor ama mutlu bir haber gelmiyordu. Babamın ağzından üzüntüyle çıkan şu rakamları hiç unutmadım; "Yapılan fenni kümeslerin amortisini çıkarmayı bırakalım, bir yumurta 25 kuruşa mal oluyor ama biz onu 19 kuruşa satabiliyoruz."
Ah memleketim... Ne ekonomisi planlıydı ne de tarımı. Samsun ve Sinop havalisinde tütünde mavi küf hastalığının yaygınlaşması nedeniyle köylünün kredi çekmesi kolaylaştırılmış, tavukçuluk özendirilmişti. Piyasada birden oluşan yumurta bolluğu ise satışı iyice güçleştirmişti. Bu işten de zarar edilerek çıkıldı. Babam bir arazimizi satarak krediyi ödedi. Bu durum en çok, üniversite sınavına girmiş olan beni etkiliyordu. Sonuçlar henüz belli değildi ama kaygılanmaya başlamıştım. Erkek kardeşim de ablam ve benim gibi yatılı Öğretmen Okulundaydı. Ancak o yıl Öğretmen Okulları yedi yıla çıkarılmış ve başarılı öğrencilerin Yüksek Öğretmen Okullarına gönderilerek üniversite sınavına girebilmeleri uygulaması kaldırılmıştı. Kardeşim okul birincisi olmasına rağmen artık bir ayrıcalığa sahip değildi. Mezun olan tüm öğrenciler üniversite sınavına girecek, isteyen ilkokul öğretmeni olacaktı. Onun için henüz bir risk görünmüyordu.
Korktuğum gibi oldu. Babam bana, “kızım, seni gönderemeyeceğim." dedi. Ben şimdi ne ilkokul öğretmeni olmuştum ne de üniversite öğrencisi. Altı yıllık Öğretmen Okulunun son yılını, Hazırlık Lisesi adı altında Yüksek Öğretmen Okulunda okumuş ve lise mezunu sayılmıştım. Tek bir şansım vardı. O da normal lise mezunlarına, öğretmen okulu fark dersleri sınavlarını başarmaları halinde verilen öğretmenlik hakkıydı.
Bunun için babamla birlikte okuluma gidip müdürle görüştük. Müdür Bey, "Öğretmen Okulları yedi yıla çıkarıldı ve Öğretmen Lisesi oldu. Böyle bir uygulama artık yok. Ancak Bakanlığa başvurarak kendi döneminize ait hakkı kullanabileceğinizi sanıyorum." dedi.
Bakanlığa gitmek, durumu anlatıp hakkımı istemek, sonra dönüp fark dersleri sınavına girmek...
Kasaplık koyun gibi bekliyordum.
Arazi satışı sonrası babam kredi borçlarımızı temizleyip biraz rahatlayınca, "Yarına Allah kerim, başka bir geçim yolu bulunur." hesabıyla harçlığımı verdi.
"Hadi git kızım." dedi.
Ankara yolunu öğrenmiştim. Doğrudan, Yüksek Öğretmen Okuluna gittim.
Okula vardığımda ilginç bir durumla karşılaştım. Hazırlık Lisesinde derslerle meşgul olmak yerine yaramazlık yapmayı seçmiş olmanın cezasını görmüştüm. Fen Bölümü öğrencisi olmama rağmen fen bölümlerinden birine girebilecek puanı alamamıştım. Üstelik kayıt zamanına gecikmem nedeniyle Yüksek Öğretmen Okulu yetkilileri, hakkım ziyan olmasın diye puanımın tuttuğu bölümlerden birine kaydımı yaptırmışlardı; ‘İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü ‘
Edebiyat bölümleri gibi lise seviyesinde Sanat Tarihi dersi okumamıştım. Bu alan hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kayıt zamanına yetişebilseydim, puanımın yettiği bölümlerden biri olan Psikolojiyi ya da bildiğim Tarih Bölümünü seçebilirdim. Devlet aklı, "Sanat Tarihi öğretmenimiz de olsun." demişti.
Arkadaşlarım kazandıkları üniversitelerin bulunduğu şehirlere gitmişti. Ben de babama telgraf çekip bilmediğim bir bölüme kaydımın yapıldığını, gelecek yıl sınava tekrar girip giremeyeceğimi sordum. Eğer giremeyeceksem gelip beni İstanbul'a götürmesini istedim.
Altı buçuk yaşımda ilkokula başladığım için henüz 17 yaşındaydım. Yatılı okuldan ve küçük bir ilin küçük bir ilçesinden çıkıp ülkemizin koca bir şehrine gidecektim.
Babamdan cevap geldi, "Devlet öğrencisi olmaktan başka seçeneğin yok. Öğretmen olacaksan ne öğretmeni olacağının önemi yok. Öğretmen olacaksın. Dağ başında da kalmadın, kendin git."
O gün bugündür kendi ayaklarımın üstündeyim ve sokaktayım.