" ......Bir gün küçük olan oğlanla alışverişe gitmiştim. Ödeme yaparken mağazadan çıkmış. Döndüm, yok. Fırladım caddeye, yok. Trafik polisi gördüm, koştum, polislere sordum. Görmedikleri gibi bana sordukları sorular sadece aramamı geciktiriyordu. “Tamam, tamam,” deyip ayrıldım. Önüme gelene sorarak ve korkum artarak nasıl koştuğumu unutmam mümkün değil. Simit satan birine sordum. Ona simit verdiğini ........"
Kardeşim İzmir’e okuluna gitmiş, ben annemle İstanbul-Fatih’te, memur arkadaşlarımın buldukları daireye taşınmıştık. Ev eşyalarımız şehir hayatına cevap vermiyordu tabii, bazı ilaveler yaptık. Henüz ne ölüm acısı ne de yerini yurdunu bırakma acısı küllenmişti. Köyde doğup büyüyen ve okuması yazması olmayan annem için şehir hayatı zordu. Mezun olmak için işten ayrılmıştım ama annemin de sorumluluğunu almıştım. Okuluma gitmek içimden gelmiyordu.
Elimizde henüz ticari olarak yetiştirilmiş kavakların parası vardı. Arazimizi, içindeki iki katlı, sekiz odalı evi, tavukçuluktan kalma koskoca fenni kümesi, “Mağaza” dediğimiz altı ahır ve ardiyeyi; mevcut kümes hayvanları için yapılmış ayrıca kümesleri ve onların altında tütün yumuşatma kuyu odasını, tütün dizdiğimiz mekânı, tütün astığımız vagonları, onların konulduğu salaçları, özetle bir köylü için kurulmuş bir düzeni alan kişiden ödeme bekliyorduk.
Sonunda istediğimiz bedelin yüzde doksan beşinin ödendiğini, kısa sürede üzerinin tamamlanacağını, ama annemin babası tarafından teslim alınan paranın anneme veya bizden birine değil de İzmit’te inşaatla uğraşan dayımların büyüğüne gönderildiğini öğrendik.
Bu tam dedeme göre bir davranıştı. Kız evladını evlat yerine koymayan bir insandı. İyi de para kızınındı; onun bağışladığı bir şey değildi.
Annem endişelenmedi. Şimdi ne alabileceğimizdi önümüzdeki mesele. Ben harıl harıl dolaşmaya başladım. Fatih’te iki daire alabiliyorduk, Küçükçekmece’de üç. Oturacağımız evle bitmiyordu ki sorun; alacağımız kira ile geçinmemiz gerekiyordu. İzmir ve İstanbul ekseninde zorlanır mıydık? Ev bak, hesap yap, bayağı yorulmuştum.
Tam bu günlerde Ereğli Demir Çelik Fabrikasında tekniker olan en küçük ve en sevdiğim dayım ziyaretimize geldi. Sadece ziyaret değildi; İzmit’te inşaatla uğraşan dayımların teklifini sunmaya gelmişti.
Müteahhitlik yapan dayım diyordu ki:
“ABLAMA dört daireli apartman yaparım ve her şey düzene girene kadar hepsine bakarım.”
Kardeşimi çağırdım, “Birlikte karar verelim,” dedim. Annem kardeşlerini seviyor ve güveniyordu. İlkokuldayken bir yıl yanında kaldığımız en büyük dayımın ve eşinin bize neler yaptıklarını unutmamıştım ama İzmit’teki iki dayımla ilgili iyi duygular besliyordum. Yine de tek ve son güvencemiz olduğu, içimizde maaşlı biri olmadığı için endişeleniyordum.
Annem ve kardeşim kabul edince, dayımın teklifi üzerine İzmit’e, onların oturduğu apartmanda bir daireye taşındık. Paramız zaten ondaydı. Gerçekten kiramız ödeniyor, haftalık giderlerimiz karşılanıyor, kardeşime aylık harçlık gönderiliyordu.
Hayatımdaki bu kadar değişikliği, olanı biteni kaldırmakta güçlüklerim varken İzmit’ten İstanbul’a okula gitmek hem çok masraflı olacaktı hem de hâlâ içimden gelmiyordu.
Sorumluluğumuzu alan dayım ev için bir arsa aldı ve birkaç kooperatif inşaatı aldığından bahsetti. İşleri büyümüştü. İstanbul’da sözde inşaatla uğraşan ama tam olarak ne yaptığını bilmediğim en büyük dayımı da İzmit’e çağırdı. Ona da oturduğumuz apartmanda daire kiralandı. İnşaatlarında ustabaşı olarak çalışan dayım da evlendi ve ona da aynı apartmandan daire kiralandı. Apartmanın yeni yapılmış olması bize bu fırsatı vermişti.
Çok güzel bir durum olmuştu; dört kardeş aynı binada oturuyordu.
Daha da güzeli, en büyük dayımın eşi hariç yengelerimle güzel diyaloğumuzun olmasıydı. Sorumluluğu alan dayımın iki küçük oğlu sabahtan bize gelir, anneleri rahatça iş yaparken ben onlarla hayatı daha anlamlı geçirirdim. Onlarla oynar, birlikte pasta yapar, gezmeye götürürdüm.
Bir gün küçük olan oğlanla alışverişe gitmiştim. Ödeme yaparken mağazadan çıkmış. Döndüm, yok. Fırladım caddeye, yok. Trafik polisi gördüm, koştum, polislere sordum. Görmedikleri gibi bana sordukları sorular sadece aramamı geciktiriyordu. “Tamam, tamam,” deyip ayrıldım.
Önüme gelene sorarak ve korkum artarak nasıl koştuğumu unutmam mümkün değil. Simit satan birine sordum. Ona simit verdiğini ve çocuğun gittiği yönü gösterdi. Bu defa elinde simitle giden yalnız ve küçücük çocuğu sorarak çığlık çığlığa koşuyorum. Gören işaret ediyor ve sonunda dört yol ağzından geçip karşısındaki parkta buldum.
O simitçiye hâlâ minnettarım.
Nasıl bu kadar hızla dükkândan çıkıp uzaklaşmıştı, nasıl dört yol ağzından geçip parka gitmişti? Tersi bir durumu bugün bile düşünmek istemiyorum. Onca badirenin üzerine taç yapardı.
Dayım işlerinin arttığını, daha da iyi olacağını her zaman dile getiriyordu. En büyük dayımla ilgili bazı olumsuz haberler duyuyorduk. Gereğinden fazla harcamalar, çapkınlıklar gibi...
Bir gün dışarıdan eve geldiğimde karşılaştığım manzara şu: Annem yalnız oturuyor, salonda bir genç adam ve kadın oturuyorlar ve aralarında konuşuyorlar.
Çok şaşırdım ve yavaşça anneme sordum.
Büyük dayımın arkadaşının oğluymuş. Evliymiş ve bu kızı kaçırmış. Kızı bize bırakıp gidecekmiş.
Annemin ne kadar kardeşlerine güvendiğinin ve bir durumun ilerisini gerisini düşünemediğinin resmiydi bu.
Tepkilerimin ne kadar büyük olabileceğini de gördüm.
Fırladım dayımın kapısına, kırarcasına vurdum.
“Sen nasıl bir insansın, nasıl bir dayısın? Ablanı, yeğenini koruyacağına alemin pisliğini onlara bulaştırıyorsun!” diye korkunç bir sesle bağırdım.
Kapının vuruluş biçimi yüzünden kapıyı dayım açmıştı. Şaşırdı ama sindirebileceğini sanarak:
“Sizde güvende olur,” dedi.
“Biz güvende miyiz? Ailesi bulsa ya da polis bulsa ne olacak?” diye yine bağırdım.
“Ya gel al ya da sokağa atarım!”
Geldiler. Karı koca... Genç adam çıktı gitti, genç kızı evlerine götürdüler.
Dayımın bir daha yüzüme baktığını hatırlamadığım gibi, bir protesto eylemine katılmıştım, beni gördü ve eminim o şikâyet etti. İlk gözaltımı yaşadım.