"...........Özgürlük kuşların simgesidir. Uçmak, sınırsız bir histir. Hem özgürlük istersin kardeşim, hem de haksızlığa uğrayanlara ses çıkarmazsın. Kendi kanatlarına zincir vurulmasından korkarsın ama kanadı kırılanlara dönüp bakmazsın. Etrafına bir bak: Özgürce uçabilen kim kaldı? ............"


Kardeşim, Bu Karanlık Senin Sessizliğinden
“Akrep gibisin kardeşim…”
Nazım Hikmet’in bu dizeleri bugün hâlâ can yakıyor. Çünkü korku değişmedi, sadece biçim değiştirdi. Karanlık artık yalnızca baskının adı değil; sessizliğin, kabullenişin, “bana dokunmayan” hâlin adı.
Asgari ücret açlık sınırının çok çok altında. Emekli, bir ömrün ardından sefaletle baş başa. Emekçi, her gün biraz daha yoksullaşıyor. Ama sen, kardeşim, kendi küçük dünyanda söylenmekle yetiniyorsun. Şikâyet ediyorsun ama yerinden kıpırdamıyorsun.
Bu karanlık, böyle yırtılmaz.
Evet, hukuk yok.
Evet, korku imparatorluğu ile dizayn ediliyoruz.
Ama sen köşene çekilip tepkisiz kaldıkça bu düzen daha da pervasızlaşmıyor mu?
Söyle, nereye kadar gömüleceksin o karanlığa?
Serçe gibisin kardeşim....
Özgürlük kuşların simgesidir.
Uçmak, sınırsız bir histir.
Hem özgürlük istersin kardeşim, hem de haksızlığa uğrayanlara ses çıkarmazsın.
Kendi kanatlarına zincir vurulmasından korkarsın ama kanadı kırılanlara dönüp bakmazsın.
Etrafına bir bak: Özgürce uçabilen kim kaldı?
Midye gibisin kardeşim.....
Okyanusta kan kokusu var.
Köpekbalıkları saldırıyor, büyük balıklar küçükleri yutuyor.
Sen ise okyanusun bir köşesine çekilmiş, konfor alanını bozmamaya yemin etmiş gibisin.
Ama bilmez misin kardeşim, bir gün o ağlar sana da değecek?
Bir günde altüst olmayacak mı o “güvende sandığın” hayat?
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim...
Ve diğerleri…
Ne kadar çok olursanız olun, köpükler saçarak etrafa saldırın.
Dişine kan değmiş çakallar gibi dolaşıp leş arayın.
Ama unutmayın: Öfkeniz, sahibinizin izin verdiği kadar. Bir gün sahibinizin öfkesinin gazabına uğrayacaksınız kardeşim..
Koyun gibisin kardeşim....
Yıllardır gaflet uykusunda uyuyanlar…
Emeklinin hâlini görmeyenler.
Emekçinin hakkını yiyene ses çıkarmayanlar.
Torpile, adam kayırmaya, liyakatsızlığa göz yumanlar.
Atanamayan binlerce öğretmeni yok sayanlar.
Sahte okullarda, sahte unvanlarla makam işgal edenlerin önünde eğilenler.
Parti il ve ilçe binalarında güç sahiplerine yaverlik yapan sözde yöneticiler...
Üniversiteden mezun olmuş ama hala işsiz milyonlarca gencin sesini duymayanlar...
Çocuk yaşta Mesemlerle ölümün kucağına atılan çocuk işçileri görmeyenler...
Her gün katledilen kadınlara yüz çevirenler...
Ve en önemlisi, adalet duygusunu yitirip, dini kendi menfaati için kullananlar…
Bu memleketin toprağını, havasını, denizini sorgusuz sualsiz zalime teslim etmek…
İşte asıl suç burada.
Her kabahatin bir özrü olur derler, kardeşim.
Ama artık bahaneler tükendi.
Sıra sizde.
Umudumuz bitmedi.
Bitmeyecek.
Bir gün bu karanlığın karşısına bambaşka bir hikâye çıkacak.
Az kaldı.


Tüm olan biteni 1947 de dizelerine sığdıran ve günümüzde de geçerliliğini sürdüren Nazım Usta'ya saygıyla...

Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!