Bugünün Türkiye’sinde şiddet yalnızca bir erkeğin öfkesinden ibaret değil; çok daha geniş bir iktidar ve zihniyet örgüsü içinde kurulan bir sistemin sonucu. Etnik şiddet, ekonomik şiddet, sınıfsal şiddet, duygusal şiddet, dijital şiddet, cinsel şiddet… Bu topraklarda yaşayıp bu türlerden en az biriyle karşılaşmamış kadın var mı?
“Coğrafya kaderdir” derler. Belki de bu söz, hiçbir yerde bizim coğrafyamızdaki kadar doğrulanmaz. Çünkü bu topraklarda doğan bir kız çocuğunun hayatı, daha baştan kader ile fıtrat arasına sıkıştırılmış dar bir çizgiye mahkûm ediliyor. Baba eviyle başlayan yolculuk, koca evinde devam ediyor. Bir türlü “kendi evi” olmayan, hep birinin himayesinde yaşaması beklenen, varlığı bile aile içindeki rolüyle tanımlanan kadınlar… Peki bir ülkenin kadınları neden hâlâ “aidiyetsiz bir misafir” gibi yaşamak zorunda?
Bu soruyu sormadan 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Gününü anlamak mümkün değil.
Bugünün Türkiye’sinde şiddet yalnızca bir erkeğin öfkesinden ibaret değil; çok daha geniş bir iktidar ve zihniyet örgüsü içinde kurulan bir sistemin sonucu. Etnik şiddet, ekonomik şiddet, sınıfsal şiddet, duygusal şiddet, dijital şiddet, cinsel şiddet… Bu topraklarda yaşayıp bu türlerden en az biriyle karşılaşmamış kadın var mı?
Şiddetin türleri değişiyor ama kökü değişmiyor.
Cezasızlık: İktidarın En Sessiz Fakat En Etkili Politikası
Yargının cezasızlık pratiği artık münferit bir yanlıştan öte, kurumsallaşmış bir politika görünümünde. “İyi hâl indirimi”, “kravat taktı”, “pişman olduğunu söyledi” gibi gerekçelerle salınan failler yalnızca bir kadını değil, tüm kadınları tehdit ediyor. Çünkü yargı, failin omzuna dostça dokunup “devam et, arkandayız” dercesine kararlar veriyor.
Bu ülkede kadınların en temel talebi olan hukuk güvencesi bile, siyasi iktidarın ideolojik yönelimlerine göre şekillendiriliyor.
İstanbul Sözleşmesi'nden Çıkış: Bir Gecede Kadınların Korumasını Silen İmza!
AKP iktidarının kadınlara yönelik politikasının en sembolik örneklerinden biri, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gece yarısı kararnamesiyle çıkılması oldu. Kadını koruyan değil, “ailenin bütünlüğünü koruyan” bir devlet anlayışının siyasi karşılığıdır bu. Kadınlar için bir güvence mekanizması olan sözleşme; “aileyi bozduğu” gerekçesiyle feda edildi.
Burada sorulması gereken soru basit: Devletin koruduğu şey kadın mı, yoksa kadın üzerinde kurduğu tahakküm mü?
Çalışma Hayatında Görünmez Şiddet; Güvencesiz, düşük ücretli ve riskli işlerde milyonlarca kadın çalışıyor. Bu durum tesadüf değil; ekonomik politikaların bilinçli bir sonucu. Kadın emeği ucuz olduğu için tercih ediliyor, sosyal güvence eksikliği görmezden geliniyor, denetimler siyasi sadakat üzerinden şekilleniyor.
Dilovası’ndaki facia hala hafızamızda. Parfüm fabrikasında hayatını kaybeden kadınlar… Belki kendilerinin hiç alamayacağı parfümlerin üretildiği o binada, denetimsizliğin, ihmallerin ve siyasi kayıtsızlığın kurbanı oldular.
Soru şu: Bu ölümler gerçekten “kaza” mıydı, yoksa bir süredir ülkenin kaderi hâline getirilen denetimsizlik politikalarının öngörülebilir sonucu muydu?"
Sadece yedi kamu çalışanının açığa alındığı bir olay… Peki ya patronlar? Peki ya göz göre göre o fabrikanın çalışmasına izin veren siyasi mekanizmalar?
Bu ülkede adalet yalnızca bir zümre için mi var?
AKP'nin Kadın Politikaları: Korumak mı, Kontrol Etmek mi?
AKP yıllardır kadınları “özne” olarak değil, “ailenin bekçisi” olarak tanımlayan politikalarını ısrarla sürdürüyor. Kadının bedenine, doğuracağı çocuk sayısına, nasıl yaşayacağına, nasıl güleceğine, nasıl yürüyeceğine dair açıklamalar, bir zihniyetin dışa vurumu.
Kadınların itiraz eden, bağımsız, ekonomik güce sahip bireyler olmasını “tehdit” olarak gören bir iktidar, elbette onların yaşam hakkını güçlendiren politikalar üretmez.
Şöyle düşünelim: Bir iktidar, makbul kadın profili olarak
— itaatkâr,
— üç çocuk doğuran,
— evde kalıp aileyi taşıyan,
— ses çıkarmayan bir figürü öne çıkarıyorsa
o iktidarın kadın politikasını tartışmaya gerek var mı?
25 Kasım Ne Hatırlatıyor?
25 Kasım bize tek bir gerçeği gösteriyor:
Kadına yönelik şiddet, evlerin içindeki dört duvarla sınırlı değil.
Bir fabrika yangınında yok sayılan kadınla, bir mahkemede küçümsenen kadın arasında hiçbir fark yok. Aynı zihniyet, aynı politika, aynı cezasızlık.
Kadının hayatını ucuz gören bir iktidar anlayışı değişmeden, şiddetin kökünü kurutmak mümkün değil.
“Coğrafya kaderdir” ama…
Evet, coğrafya kader olabilir.
Ama bu kader, itiraz edildikçe değişir.
Kadınlar yan yana geldikçe değişir.
Kadınlar sustukça değil, konuştukça değişir.
Ve en önemlisi: Bir kadın, önce kendine öğretilen kadere isyan ettiğinde değişim başlar.
25 Kasım, işte tam bu nedenle bir anma günü değil; bir yüzleşme,
bir itiraz,
bir hesap sorma günüdür.
Mirabel kardeşlerin cesaretiyle…
İtaat değil, özgürlük için.
Kader değil, eşitlik için.
Susmak değil, konuşmak için.
Ve elbette:
Ölmek değil, yaşamak için.
