"..... Bugün sahnede yükselen bir kadın sesi, aslında toplumun her yerinde yükselen özgürlük talebinin sesidir. Dip dalga kadın gücüyle geliyor. .. ......."


Bir haftadır memleketin gündemi ne yoksulluk, ne derinleşen adaletsizlik ne de insanların gündelik yaşamını kemiren ekonomik kriz…
Gündem: Papa’nın ziyareti sırasında sahne alan kadınların söylediği ilahiler.

Evet, yanlış duymadınız: Kadınlar.
Bu ülkede en kolay hedef olan, en hızlı denetim altına alınan, en kolay “ahlak” tartışmasına malzeme edilen kadınlar yine sahnede.

Papa’nın Türkiye’ye gelişini siyasi konjonktürde uzun uzun konuşabiliriz. Analizler, tespitler yapabiliriz. Fakat gündem yine organizasyonda ilahi söyleyen kadınların kıyafetine,haline tavrına takıldı.
Sahnede söyledikleri sözler sorgulandı.
Bir başörtülü kadının 'Hristiyan ilahisi' söyleyip söyleyemeyeceği, Papa kıyafetine benzer bir kıyafet giyip giyemeyeceği ilginç bir şekilde tartışma konusu oldu.

Ki, iyi ki söylediler. Bazılarının bu kırılmayla yüzleşmesi geç bile kaldı.

Başörtüsüz bir kadının ilahi söylemesi tartışıldı…
Vay efendim başı açık bir kadın nasıl ilahi söylermiş!
Niye söyleyemesin? Bal gibi de söyler.
Nedir bunu medyanın gündemine taşıyan hazımsızlık?

Anlaşıldığı üzere sadece “kadınlar” tartışıldı.

Yine aynı soruya dönüyoruz:
Kadının ne söyleyeceğine, neye inanacağına ve sahnede nasıl duracağına kim karar veriyor?

Başörtüsü Üzerinden Siyaset Üretmenin Sonu

Radikal İslamcı çevreler yıllarca başörtüsünü bir kimlik değil, bir siyasal araç olarak kullandı.
Kadınlar; cemaatlerin, tarikatların, mahalle baskısının arasında sıkışarak nefes almaya çalıştı.
Başörtüsü, yeri geldi her türlü baskının gerekçesi, yeri geldi siyasetin vitrini oldu.

Ve bütün bu araçsallaştırmanın faturasını yine kadınlar ödedi.
Kendini daha özgürce tanımlayan dindar feminist kadınlara had bildirilmeye kalkılarak toplum korku imparatorluğu ile dizayn edilmeye çalışıldı.

Konca Kuriş; Müslüman feminist bir kadındı ve radikal İslamcı erkekler söylemlerinden hiç hoşlanmıyordu.
1999 yılında radikal İslamcı gruplar tarafından kaçırılarak hunharca katledildi.
Bu, dindar kadınlara verilmek istenen bir mesajdı. Haddinizi bilin,bizim dediklerimizi boşa çıkaracak aykırı işler yapmayın,bizim kurduğumuz hegomanyaya ters düşmeyin...

Ama kadınlar Konca Kuriş’e sahip çıktı ve korku perdesini yırtıp attı.

Bugün ise tablo değişiyor.

Kadınlar artık o çemberin içinden çıkıyor:
Kendi kararlarını kendi veriyor, sahnede istediğini söylüyor, hayatını kendi kuruyor.
Kimsenin icazetine, fetvasına, onayına ihtiyaç duymadan…

İki Mahallenin Ortasında Değil: Kendi Hayatlarının Merkezinde Kadınlar...

Türkiye’de uzun zamandır anlatılan hikâyenin aksine, kadınlar artık iki kutup arasında sıkışmış değil.
Seküler bir yaşam içinde inancını koruyan kadınlar da var; başörtülü olup sosyal hayatın içinde kendi istediği şekilde yaşayan da.

Bu bir çelişki değil.
Bu, özgürlüğün ta kendisi.

Çünkü:
Sekülerlik bir inançsızlık dayatması değildir.
Dindarlık tek tip yaşam zorunluluğu değildir
. Bizlere zorla dayatılmadığı, yaşam alanlarımız kuşatılmadığı sürece kimin neye inandığı bizi ilgilendirmez.

Kimse, kadının hangi mahallede duracağına, durduğu mahallenin uyması gereken kalıplarına ve nasıl yaşayacağına hükmedemez.

Kadınların iradesi artık siyasetin de cemaatlerin de baskı alanının dışına taşıyor.Bazı kesimin korktuğu başına geliyor.


Siyasi İslam’ın Kadın Üzerindeki Tekeli Çöküyor.

Din yıllarca kadın bedeni üzerinden siyasallaştırıldı.
Kadının saçı , sesi , evliliği ,bekarlığı,kıyafeti, anneliği , eğitimi, sağlığı akla gelen her şeyi tartışma konusu oldu.

Bugün hâlâ kadınların sahnede ilahi söylemesi bile bir kesimi rahatsız ediyorsa mesele ilahi değildir; mesele kontrol kaybıdır.
O kadınlar Hristiyan ilahisi okurken de size sormayacak, Müslüman ilahisi okurken de.

Velhasıl devran döndü.

Çünkü artık:
Başörtülü olup seküler hayatı benimseyen binlerce kadın var.Herkes istediğine inanmakta özgürdür.İstediği inanç şapkasını takabilir, taa ki o şapkayı zorla bize takmıyorsa.

“Başörtülü kadınlar mağdur edildi” denilen dönemlerin ardından bugün aynı kadınlara başka mağduriyetler yaratıldı.
Zamanın “türbanlı erkekleriyle ! ” yan yana getirilip iktidara yürüdüğünü sanan kadınlar, şimdi yine aynı erkekler tarafından yasakçı, ötekileştirici bir ideolojik çemberin içine atıldı.

Başörtüsü artık siyasal manipülasyon aracı değil.
2000’li yıllardan sonra dindar kadınlar da “türbanlı erkeklerin” kuşatmasından çıkmaya başladı.
Hatta aynı “erkekler”, İstanbul Sözleşmesi’ne sahip çıkan başörtülü kadınları görünce ilk şaşkınlıklarını yaşadılar.

90’lı yıllarda kadınlar arasında yaratılan 'laik–seküler' ve 'dindar–muhafazakâr' ayrımcılığı hat safhadaydı. Kadınlar birbirini anlamak istemiyor, herkes kendi doğrusunu dayatıyordu.
Oysa, siyasetin ökçeleri altında ezilen bu iki kesim de aslında aynı haksızlıklarla, aynı zulümle karşı karşıyaydı.

Bir durup birbirlerini dinleselerdi…
Farklı mücadelelerde dayanışmayla yan yana gelebilselerdi…
Israrla pompalanan kadın ayrışmasını birlikte durdurabilselerdi…Belki de bugün bambaşka bir tarih yazılıyor olurdu.

Ama şimdi başka bir yerdeyiz:
Bu sefer tarih tekerrür etmiyor.

Şimdi din ve siyaset üstü görülen kadın hareketinde ortak mücadele hattı örülüyor.
Acılar ve zorbalıklar kadınları aynı noktada birleştiriyor.
Artık sadece onların “başörtülü bacıları” yok; bizim de başörtülü bacılarımız var.
Onların hayatından elinizi, dilinizi çekin.

Son Söz: Kadınların İradesine Dokunmaktan Vazgeçin

Bu tartışmanın özünde ne ilahi var, ne kıyafet, ne de kimlik…

Mesele şudur:
Kadının iradesi artık kontrol edilemez hâle geldi.

Ve bu, bazı çevreler için ekonomik krizden, adaletsizlikten, siyasetin çürümüşlüğünden daha büyük bir tehdittir.

Bugün sahnede yükselen bir kadın sesi, aslında toplumun her yerinde yükselen özgürlük talebinin sesidir.
Dip dalga kadın gücüyle geliyor.

Ne derlerse desinler:

Kadınlar kendi hayatlarının müziğini yapmaya çoktan başladı.
Ve kimse onların hangi ilahiyi söyleyeceğine karar veremez.