........Yine kiralık bir eve yaklaşmışken annemi bir yere oturttum, ben ev sahibinin zilini çaldım. Bir kadın çıktı. Kirasını sordum, şehrine öğretmen olarak atandığımı söyledim. Kadın, “Ne işin var buralarda? Evlen, otur kocanın yanında!” deyince şaşkınlık ve kızgınlıkla ......."


Sonunda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünü ve Yüksek Öğretmen Okulunu bitirmiştim. Vazgeçtiğim ama zorunluluktan tamamladığım iki okuldan iki diplomam vardı. Devlet, Yüksek Öğretmen Okulu ve başlangıçta okuduğum İlk Öğretmen Okuluyla birlikte on yıl boyunca, yatılı ve son birkaç yılı burslu olmak üzere, lise öğretmeni olarak yetişmem için bana bakmıştı. Şimdi hizmet ederek borcumu ödeyecektim.

O yıllarda ciddi sayıda öğretmene ihtiyaç vardı. Bu nedenle Hızlandırılmış Eğitim adı altında, Eğitim Enstitülerinden olağandan çok daha kısa sürede öğretmen mezun edildi. Kura ile tayinler yapıldı. Hiçbir haksızlık yapılmadı. Bana da kura sonucu Erzurum çıktı. Haksızlık yapılmaması bir hükûmet ve bakanlık için takdire şayan bir durumdu. Ancak benim için durum çok farklıydı. Bir de kişilerin koşulları ve talepleri dikkate alınsaydı, ne muhteşem olurdu!

Dayımların işleri artık ters gitmeye başlamıştı. Arazi satışımızdan gelen hazır parayla giriştikleri büyük kooperatif inşaatları, yetersiz sözleşmeler nedeniyle maliyetleri karşılamıyor, vadeli ödemeler onları oldukça zora sokuyordu. Bilmediğimiz gereksiz harcamalar ve hesapsızlıklar, bize apartman yapma borçlarını ve sorumluluklarını tamamen unutturmuş, onları ayakta kalma derdine düşürmüştü.

İşte bu noktada, tek çalışanı olacak üç kişilik ailem üç parçaya ayrılıyordu. Annem İzmit’te, kardeşim İzmir’de, ben Erzurum’da... Geçinmek imkânsız görünüyordu.

Eğitim öğretim yılı başlamadan kısa bir süre önce annemle Erzurum’a gittik. Mümkün olursa oraya taşınıp iki parça hâlinde yaşamaya devam edelim istiyorduk. Uzun bir otobüs yolculuğunun ardından akşamüstü Erzurum’a vardık. Örnek Oteli bulup odamıza yerleştik. Yaşadıklarım unutulacak gibi değildi.

O günlerde Komiser Kolombo adlı bir dizi vardı. Ne yapalım, bütün gece odada mı oturacağız? Lobiye inip televizyon izleyelim, dedik. Ancak lobi, maç izleniyormuşçasına kalabalıktı. İki kadın olarak yalnızca biz vardık ve herkes bize uzaylı görmüş gibi bakıyordu. Odamıza geri döndük.

Ertesi gün çalışacağım okul olan Erzurum Lisesine gittik. Okul müdürüyle tanıştık. Ardından ev aramaya çıktık. Birkaç kiralık ev bulduk ama bizi gören ev sahipleri kiraya vermek istemiyordu. Durumu anlayamıyordum.Yine kiralık bir eve yaklaşmışken annemi bir yere oturttum, ben ev sahibinin zilini çaldım. Bir kadın çıktı. Kirasını sordum, şehrine öğretmen olarak atandığımı söyledim. Kadın, “Ne işin var buralarda? Evlen, otur kocanın yanında!” deyince şaşkınlık ve kızgınlıkla, “Yirmi beş kuruşluk simit mi bu, gidip pastaneden alayım?” dedim. (Demek ki simit o zamanlar yirmi beş kuruşmuş.)

Zaten sokaklarda yol sorduğum erkekler, cevap vermek yerine genellikle homurdanıyordu. Kadınlar, adının ehram olduğunu öğrendiğim çuha kumaşa sarınmış halde, elbise rulosu gibi yürüyorlardı. Çuhanın altından dışarıyı görüyorlardı ama ben onları göremiyordum ki bir şey sorayım.

Mecburen yemek yemek için bir lokantaya gidiyorduk. Kadınlar için ayrı bir bölüm vardı. Yüzümüze bakılmadan siparişimiz alınıyor, hesabımız getiriliyordu.

Birkaç gün çabaladıktan sonra okuluma gidip Müdür Bey’e durumu anlattım. O, sokakta karşılaştığım insanlardan farklı, öğretmen gibi efendi bir insandı. “ Hocanım, birkaç gün daha sabırla bekleyin,” dedi. Hızlandırılmış Eğitim Enstitüsü mezunu yirmi beş-otuz öğretmen ilimize atanmış, hiçbiri ev bulamamıştı. Millî Eğitim Müdürlüğünde görüştük. Bir çözüm olarak, eskiden yatılı okul olan okulumuzun iki büyük revirini ve hala mevcut olan ranzaları kullanarak öğretmenlere yatakhane haline getireceklerini söyledi.

Buna bile sevindim. Ev bulamayıp geri dönmek, otelde kalmak ve mali durumumuz nedeniyle işsiz kalmak korkunç olacaktı. İki gün sonra onay geldi.

Annemle tekrar İzmit’e döndük. Eğitim öğretim yılı başında onu orada bırakarak Erzurum’a gittim. Gerçekten de iki büyük revir, yirmi dokuz öğretmen için yatakhane hâline getirilmişti. İkişer veya üçer öğretmen, çeşitli okullarda çalışacaktı. Yalnızca ben aynı okulun öğretmeniydim. Bu benim için büyük kolaylıktı. Revirden çıkıp hangi sınıfta dersim varsa oraya gidiyordum.

Sosyal hayatı görmüş olmam beni tedbirli davranmaya itmişti. Yengeme kalın, koyu renkli kumaştan bir önlük diktirmiş, yanımda Erzurum’a götürmüştüm. Normal kıyafetimin üzerine onu giyiyordum. Öğretmen arkadaşlarımla bile gerekli olmadıkça konuşmuyordum. Öğrencilerim, verdiğim dersten ziyade dünya görüşümle ilgileniyorlardı. Evet, öğrenci hareketlerinin yoğun olduğu yıllardı ama onlar henüz lise öğrencisiydi.

Erzurum Lisesinin karşısında Yakutiye Medresesi bulunuyordu. Bir gün, mimari parçaları anlamalarını kolaylaştırmak için hemen gözlerinin önündeki bu yapıyı anlatmaya karar verdim. Böylece portal dediğimde görsünler, mukarnas dediğimde bu süslemenin adı olduğunu anlasınlar istiyordum.

“14. yüzyılda, İlhanlı Sultanı Olcayto zamanında Hoca Yakut tarafından yapılmıştır,” diye başlar başlamaz bir öğrenci ayağa fırladı ve oldukça yüksek sesle:

“Hocam, İlhanlı bilmem nesine nasıl sultan dersin? Sultanlık Osmanlılara mahsustur!” dedi.

Daha önce de söz ettiğim gibi Sanat Tarihi, görsel malzemeyle anlaşılır kılınabilen bir dersti. Bu nedenle yanımda konumuzla ilgili fazladan kitaplar, resimli yayınlar ve broşürler bulunduruyordum. Tam da Yakutiye Medresesini anlatan kitabın içinde yapının kitabesi vardı. Ön cephedeki portalin üzerindeki süslü yazıdan farklı olarak, kitap harfleriyle Osmanlıca yazılmıştı.

“Gel arkadaşım, masaya,” dedim sakince.Kitabeyi açtım ve okumaya başladım. “El Sultan Olcayto” diye başlıyor, 1310 yılını veriyordu. “Yeniden medrese yapamam, kitabe yazamam. 14. yüzyılda sultan denilmişse ben bunu değiştiremem,” dedim. Öğrenci, verdiğim bilginin doğruluğundan çok Osmanlıca okuyabilmemle ilgilendi. Memnuniyetle gülümseyerek, “Haklıymışsınız hocam,” dedi ve yerine oturdu. Bundan sonra bana her zaman saygılı davrandı. Boş zamanlarda bile karşılaşsak düğmelerini iliklerdi.

Bir başka sınıfımda Sanat Tarihi dersim, cuma günü öğle arasından önceki son saatteydi. Birkaç öğrenci dersin ortasında, “Hocam, izin verin, namaza gideceğiz,” dedi.Buna yetkim olmadığını, müdürle görüşeceğimi söyledim. Görüştüm. Sonuç olarak Müdür Bey, “Hocanım, onların derdi namaz değil, bir siyasi partinin çeşitli birimlerine gidiyorlar,” dedi ve sorumluluğu bana bıraktı.Anlaşılan herkes dikkatli kararlar veriyordu.

Ertesi hafta aynı öğrenciler yine aynı gerekçeyle izin istediler. ’' Arkadaşlar, buna yetkim yokmuş ama ben zaten size tarihi camilerin planlarını, süslemelerini ve mimari bölümlerini yerinde göstermek istiyorum. İzin alayım; hem görürüz hem de sizin namazınızı bekleriz,” dedim. Bir daha bu konu açılmadı. Biz, resimler üzerinde örneklerini inceleyerek tarihî yapılarımızı tanıdık.

Yatakhanemizde de başka sorunlar yaşıyorduk. Ben, hem üniversiteyi bitirmiş hem de bunu hayli geç başarmış bir öğretmen olarak, hızlandırılmış eğitimden gelen öğretmenlerin ablası durumundaydım. Onlara buradaki sosyal hayatı, okulumda yaşadıklarımı anlatıyor, uyarılarda bulunuyordum. Sanırım beni yeterince anlayamadılar.

Bir pazar günü birkaç öğretmenimiz Palandöken Dağı’na çıkmış, arkadaşlarıyla kafeteryalarda yiyip eğlenmişlerdi. Cuma günü okul çıkışında yatakhaneye ağlayarak geldiler. Hem de çığlık çığlığa!

Ne olduğunu ve yapabileceğim bir şey bulunup bulunmadığını sormak için yanlarına koştum.

Haftanın son günü, cuma günleri tören yapılır ve ardından hafta sonu tatiline girilirdi. Tören dağıldığı sırada öğrenciler, iki bayan öğretmenlerini kalabalığın içine iterek feci bir cinsel tacizde bulunmuşlardı.

Bugün bile nefretle hatırlıyorum.

Arkadaşlarım istifa dilekçesi bile vermeden memleketlerine döndüler.

Çalışıyor olsam da üç parçaya bölünmüş ailemiz gerçekten geçim sıkıntısı yaşıyordu. Sömestr tatilinde Ankara’ya, avukat olan Cahit Torun’u ziyarete gittim. Akrabamdı. Ankara Hazırlık Lisesinde okurken hafta sonları annesi Fatma Hanım teyzemde kalırdım. Annesi ve babası Aslan Bey Amca’ya bakan yatılı bakıcıları vardı ama aileden birinin ara sıra orada bulunması, kontrol açısından Cahit Abimi rahatlatırdı.

Ona sıkıntılarımızı anlattım.

“Seni Erzurum’dan aldırırım. Ankara’da olursan annemleri kontrol etsen çok sevinirim,” dedi.

“Cahit Abi, haklısın ama benim ailem paramparça,” dedim.

Gerçekten de daha stajyerliğim kalkmadan İstanbul Feriköy Lisesine tayinimi yaptırdı.

Ben öğrencilerimi seviyordum. Ama hem geçim derdi hem de eksi yirmi yedi dereceye kadar düşen hava koşullarına dayanmak zordu. Erzurum öğretmenliğim böylece kısa sürdü.