........bir kadın sürücü aracını durdurup bizi aldı. Yönümüzü sordu. Manisa’ya gideceğimizi söyleyince, “Çocuklar, yanınızda silah falan yok değil mi?” diye sordu. Sorduğu için de üzülmüştü. Ben tez çalışmam için geldiğimi anlatınca rahatladı. “Ben de Manisa’ya gidiyorum, bugün daha uzun yolumuz var. O nedenle sormak zorunda kaldım,” dedi. Güzel bir tesadüf ve güzel bir sohbetle gittik. ........"
Mezuniyet tezimi hazırlamak için gittiğim İzmir’de, kardeşimin bir arkadaşı ile kalmakta olduğu ev konaklama ihtiyacımı çözecekti. İzmir-Manisa arası 40 kilometre bile yoktu. Her gün gidip gelebilirdim.
İlk iş, iki erkek öğrencinin karmakarışık ettikleri evi ve mutfağı düzenlemem, yaktıkları tencereleri ağartmam, dönüşü olmayanları da atmam gerekti. Her yeri dip köşe temizledim. Eve geldiklerinde, hele mutfağı gördüklerinde “Harika!” diye bağırdılar. Demek ki ben onlardan daha iyiydim.
Doğrusu, temizlik konusundaki obsesyonumu 55 yaşımdan sonra, çok sayıda kediyle yaşamaya başladığım ve artık takıntıya gücüm yetmediği için zorunlu olarak yendim. O zamana kadar bulunduğum her yerde, sadece kendimi değil başkalarını bile şaşırtacak derecede düzen ve temizlik sağlardım.
Ama çok sevinmeyin, yemek pişiremem. “Yine de tencere yakarsanız yıkarım,” dedim. Balon gibi söndüler. Hizmet geldi diye çok sevinmişlerdi.
Manisa’ya gideceğim ilk gün kardeşim, “Seninle geleyim, sonra sen gidersin,” dedi. Manisa otobüslerinin olduğu yere ulaşmak için şehir içi otobüs durağına gittiğimizde, biraz ileride bir kuyruk daha vardı. Kardeşim beni oraya götürdü. Otostop kuyruğuymuş.
Üniversite yönüne giden kişiler ve öğretim üyeleri öğrencileri alıyorlardı. İlk defa böyle bir insanlık görmüştüm. Sıra bize geldiğinde bir kadın sürücü aracını durdurup bizi aldı. Yönümüzü sordu. Manisa’ya gideceğimizi söyleyince, “Çocuklar, yanınızda silah falan yok değil mi?” diye sordu. Sorduğu için de üzülmüştü. Ben tez çalışmam için geldiğimi anlatınca rahatladı. “Ben de Manisa’ya gidiyorum, bugün daha uzun yolumuz var. O nedenle sormak zorunda kaldım,” dedi.
Güzel bir tesadüf ve güzel bir sohbetle gittik. Bizi Muradiye Camii’nin önüne kadar getirdi.
O yıllarda öğrenciler, ne tuhaf bir durum ki, Amerika’ya karşı eylem yapar ama Amerikan kot pantolonları giyerdik. Üstelik bunlar İstanbul Karaköy’deki Amerikan Pazarı’nda satılırdı: Levi’s, Lee, Wrangler gibi. Ben Super Rifle diye bir markayı tercih ederdim. İtalyan markasıymış. Sanırım o yıllarda yerli üretim yoktu.
Manisa’da o gün kardeşimin de benim de üzerimizde kot pantolon vardı. O, kotunu bir tişörtle tamamlamıştı. Ben ise o günlerde çok popüler olan otantik bir Şile bezi tunikle.
Camiye girdiğimizde bizi imam karşıladı. İşaretlerle bir şeyler anlatarak mihraba kadar götürdü. Sanki benim mihrap çalışacağımı biliyor gibiydi. Mihrabın önünde, anlatmakta zorluk çektiği her halinden ve hareketinden anlaşılır biçimde işaretler yaparak mihrap yanındaki sütunçeleri gösteriyordu. Biz de şaşkınlıkla ona bakıyorduk. “Yormayın kendinizi, ben zaten çalışacağım,” dedim.“Aaa, Türk müsünüz?” Bu defa şaşkınlık geçirme sırası ondaydı. Meğer adamcağız bizi turist gençler sanmış.
Muradiye Cami’sini yapan, Osmanlı İmparatorluğu’nun baş mimarı ve mühendislik dehası Mimar Sinan’ın yetiştirdiği bir mimar olduğunu anlattı. Manisa depremselliği yüksek bir yer olduğu için mihrabın iki yanında yaptığı sütunçeleri sabit değil, döner yapmış. Herhangi bir deprem hareketinde bu narin sütunlar dönerek depremi haber veriyormuş.
İmamdan ilk dersimizi böylece almış olduk. Ama ders bitmemişti. Bu defa, “O zaman niye açık başla girdiniz camiye? ‘Girişte tülbentler var,” dedi. İşte o anda şaşkınlıkla kızgınlığı birlikte yaşadım. Yabancıysak girebiliriz, hatta caminin önemli özellikleri bize gösterilebilir; ama ben çalışmaya gelmiştim, ibadete değil. “Bana karışamazsın,” dedim.
Uzunca bir süre Manisa’ya gidip geldim. Bütün camilerinde uzun zamanlar geçirdim. Aynı camiye, sayısını hatırlamadığım kadar çok defa girip çıktım. Tezim gereği fotoğraflar çektim. En uygun fiyatlı fotoğraf makinesini seçip almıştım, markasını hatırlamıyorum bile.
Kardeşim hafta sonları bana eşlik etmeyi sürdürdü. Bir gün yine Muradiye Camii’nde çalışırken namaz vakti gelmiş, birden cami dolmuştu. İmam, “Yukarı, kadınlar mahfiline çıkabilirsiniz,” diyerek tuhaf başlayan ilişkimizi güzel bir hale getirmişti.
Çeşnigir Camii’ne gittiğimiz gün, mahalleye girdiğimizde oynamakta olan çocuklar oyunu bırakıp peşimize takılmışlardı. Onlar da bizi yabancı sanmıştı. Ne kadar saf, temiz ve ziyaretçisi az olan yerlermiş.
Manisa Ulu Cami’nin kündekâri tekniğiyle —çivi veya yapıştırıcı kullanılmadan, küçük ahşap parçalarının geometrik biçimlerde kesilip birbirine geçirilmesiyle yapılan ahşap işleme tekniği ve sanatı— abanoz, ceviz ve kestane ağacı kullanılarak yapılmış muhteşem minberi, en fazla fotoğrafını çektiğim konu olmuştu.
Döndüğümde çalışmalarımı, konuyu veren hocamız Prof. Dr. Şerare Yetkin’e sundum. Ne yazık ki çok yetersiz buldu ve fotoğraflarımın hiçbirini beğenmedi. Abartmıyorum, yüzlerce fotoğraf çekmiştik kardeşimle.
Kendi emeğime mi üzüleyim, annemin masraflarımız için göz nurunu akıtarak ördüğü dantellere harcadığı emeğe mi?
Sora araştıra, bu tür çalışmalarda fotoğrafçılık yapan bir kişiyi buldum. Bütün eserler profesyonelce fotoğraflandı. Eksik bulunan konular için tekrar Manisa’ya gittim.
Bu yorgunluğun tek keyfi, Mesir Macunu Festivali’ne rastlamak oldu. Sultan Camii’nin minarelerinden mesir macunu atıldı. Dört yüz yılı aşmış bir gelenek. Hala mesir macununu sever ve o zorlu çalışmalarımı hatırlarım.
Sonunda tezim kabul edildi. Baskıya verdim ve teslim ettim. Artık önümde mezuniyet sınavım, esas sertifikam kalmıştı. Yine kitaplar, kitaplar… Resimler, resimler… Annemi ürküten dokümanlarla gece gündüz çalışma.
Sınavlarımız bambaşkaydı. Hem sorular vardı hem de koca bir zarf dolusu resim. Bileceksin, anlatacaksın. Sonunda bu sınavı da başardım. Aklımda tek bir şey kaldı. Resimlerin içinde bir minyatür vardı. Hiç hatırlamıyorum. “Bir tören,” diye atayım dedim. Hocamız Prof. Dr. Oktay Aslanapa güldü “Biraz kanlı bir tören,” dedi. Meğer bir savaşı anlatan minyatürmüş.
Geçtim ya… Ne merak ettim ne öğrendim hangi savaşı anlattığını!