......... Çünkü bazen bir insanın bütün hikayesi elinde taşıdığı küçücük bir şeyin içine sığar gibi olur. Ama yalnızca sığar gibi olur. Çünkü o naylon torbanın içine birkaç gömlek sığar, bir pantolon sığar, bir havlu sığar. Fakat aylarca süren mücadele sığmaz, açlık sığmaz, hapishane sığmaz, arkadaşlık sığmaz, dayanışma sığmaz, insan onuru hiç sığmaz. ........"
Bugün bir sendikacıya, gerçek bir sendikacıya atfen yazılan bir yazıyı paylaşmak istiyorum.
Sendikacı Başaran Aksu... Son yıllarda işçilerle birlikte alanlarda mücadelesini izlediğimiz gözü pek, yürekli bir sendikacı. Her eylemde, bir değil, birkaç kez gözaltına alınan, uzun süre alanlardan ayrı bırakılan, ancak yine de tüm gücüyle emekçilerle birlikte mücadelesini sürdüren bir sendikacı.
Aşağıdaki yazıyı kaleme alan ise bir işçi emeklisi; Salim Diyap. Facebook’da yazılarına tesadüfen rastladığım ve takibe aldığım bir aktivist. Sizlere de takip etmenizi öneriyorum.
“BİR NAYLON TORBAYA SIĞMAYAN ŞEY
Bu videoya iyi bakın.
Kalabalığa değil, karşılayanlara değil, kameralara hiç değil,
Adamın eline bakın.
Cezaevinin kapısından çıkıyor. Elinde bavul yok, çantası bile yok. Birkaç parça giysisini, birkaç kişisel eşyasını bir naylon torbaya koymuş öyle çıkıyor.
Benim gözüm işte o torbaya takıldı.
Çünkü bazen bir insanın bütün hikayesi elinde taşıdığı küçücük bir şeyin içine sığar gibi olur. Ama yalnızca sığar gibi olur. Çünkü o naylon torbanın içine birkaç gömlek sığar, bir pantolon sığar, bir havlu sığar.
Fakat aylarca süren mücadele sığmaz, açlık sığmaz, hapishane sığmaz, arkadaşlık sığmaz, dayanışma sığmaz, insan onuru hiç sığmaz.
Bu insan aylardır işçi arkadaşlarıyla birlikte birikmiş ücretlerini, alın terlerinin karşılığını, gasp edilmiş haklarını alabilmek için mücadele etti.
İstedikleri sadaka değildi, bir patronun lütfu değildi, devletten ayrıcalık istemiyorlardı. Kendi emeklerinin karşılığını istiyorlardı, kapı kapı dolaştılar, sokağa çıktılar, seslerini duyurmaya çalıştılar, direndiler.
Açlık grevlerine kadar uzanan ağır bir mücadeleyi göze aldılar. Sonunda ciddi kazanımlar elde ettiler, fakat o kazanımlar gökten inmedi, birileri bedel ödedi.
İşte şimdi o bedelin bir parçasını ödediği hapishanenin kapısından çıkan insanı seyrediyoruz. Elinde bir naylon torbayla...
Tam burada insanın aklına başka sorular geliyor:
*Bu adam bütün bu enerjisini yalnızca kendisi için harcasaydı ne olurdu?
*İşçilerin parasını tahsil etmek için gösterdiği ısrarı, kendi parasını kazanmak için gösterseydi,
*İnsanları örgütlemek için kullandığı yeteneği, kendi ilişkilerini örgütlemek için kullansaydı,
*Aylarını sokakta geçirmek yerine kendi işini, kariyerini, servetini büyütmeye ayırsaydı,
*Hapishaneye girmeyi göze alacak kadar büyük bir cesaretini yalnızca kendi çıkarı için kullansaydı,
Büyük bir ihtimalle bugün hayatı çok daha kolay olurdu.
Belki altında güzel bir araba olurdu. Belki iyi bir evde otururdu. Belki bir sahil kasabasında kahvesini içiyor, hayatına bakıyor olurdu.
Çünkü bu düzen insana aslında çok basit bir şey öğretir; “KENDİNİ KURTAR”
Yanındaki işçinin ücretini boş ver, başkasının çocuğunun açlığını boş ver, patronla aranı bozma, güçlülerle çatışma, başını eğ, işine bak, sen rahat et, gerisi seni ilgilendirmesin.
İşte sosyalist olmak, devrimci olmak tam burada başka bir cümle kurabilmektir:
“Yalnız ben kurtulursam, kurtulmuş sayılmam.”
Mesele budur.
Yoksulluğu kutsamak değildir sosyalistlik, cezaevine girmeyi romantikleştirmek değildir devrimcilik, bir naylon torbayla yaşamayı erdem saymak hiç değildir.
Tam tersine... İnsanların alın terinin karşılığını alabilmek için açlık grevine yatmak zorunda kalmadığı, işçinin kendi ücretini isteyebilmek için sokaklarda sürünmediği, hakkını savunduğu için hapishane kapılarından geçmediği, insanca yaşayabilmek için kahraman olmak zorunda bırakılmadığı bir dünya istemektir.
Şimdi bu görüntüyü hafızanıza koyun, sonra dönüp sendikal bürokrasinin bir bölümüne bakın:
TÜRK-İŞ’ e bakın, DİSK’ e bakın, diğer konfederasyonlara, sendikalara bakın. Elbette oralarda gerçekten işçinin yanında duran, mücadele eden, bedel ödeyen insanları ayrı tutuyorum. Benim sözlüm onlara değil.
Benim sözüm işçinin sırtından sendikacılığı bir mesleğe, makama ve ayrıcalığa dönüştürenleredir. Yıllarca koltuğundan kalkmayanlara, işçinin sofrasından uzaklaştıkça protokol masalarına yaklaşanlara, işçinin yaşadığı hayatla kendi yaşadığı hayat arasındaki mesafe büyüdükçe sesi küçülenlere, kongrede yumruk kaldırıp işçi kapının önüne konulduğunda ortalıkta görünmeyenlere...
Bir de bu adama bakın...
Bir tarafta makam odaları, bir tarafta sokak. Bir tarafta protokol, bir tarafta açlık grevi. Bir tarafta koltuğunu kaybetmemek için hesap yapanlar, bir tarafta arkadaşlarının hakkı için özgürlüğünü kaybetmeyi göze alan bir insan.
Ve sonunda iki fotoğrafı yan yana koyun:
Bir tarafta sendikal bürokrasinin konforu, öte yanda cezaevi kapısından bir naylon torbaya çıkan adam.
İşte sınıf meselesi bazen bu kadar yalın görülür. Kalın kitapları kapatabilirsiniz, uzun notları susturabilirsiniz, kürsüleri kaldırabilirsiniz.
Bazen tek bir görüntü yüzlerce sayfalık teoriden daha fazla şey anlatır.
Adam yürüyor, elinde naylon torba. Belki içinde üç beş parça eşyası var, ama arkasında arkadaşlarıyla birlikte kazanılmış bir mücadele bırakıyor.
Şimdi soruyorum; hangisi daha zengin?
Altındaki otomobilin markası pahalı olan mı, makam odasının kapısı kalın olan mı? Maaşı yüksek olan mı, yoksa arkadaşlarının hakkı için kendi rahatından, zamanından, emeğinden ve nihayet özgürlüğünden vazgeçebilen mi?
Ben o naylon torbaya acıyarak bakmıyorum.
İçim burkuluyor evet, ama acımıyorum, çünkü orada zavallı bir insan görmüyorum. Orada yenilmiş bir insan hiç görmüyorum, tam tersine elinde neredeyse hiçbir şeyi olmadan çıkan, ama başını eğmeden yürüyen bir insan görüyorum ve belki çağımızın en büyük yoksulluğu da burada ortaya çıkıyor. Bazılarının çok şeyi var ama bedel ödeyecekleri hiçbir şeyleri yok, bazılarının ise elinde yalnızca bir naylon torba var ama uğruna özgürlüğünü verebileceği arkadaşları, sınıfı, inancı ve onuru var.
Servet dediğiniz şey hangisidir? Bunu herkes kendi vicdanına sorsun; çünkü arabalar eskir, makamlar biter, koltuğa bir başkası oturur, banka hesapları başkasına kalır, isimlerin önündeki unvanlar silinir, ama bir insanın başka insanların hakkı için ödediği bedel, o insanların hafızasında kalır.
Bu yüzden bu videoyu bir kez daha izleyin
Ve yine adamın eline bakın.
Bir naylon torba.
Hepsi bu.
Ama o torbanın içine bir şey sığmamış:
ONURU...
ÇÜNKÜ ONU HÂLÂ ÜZERİNDE TAŞIYOR!”
Salim Diyap
Bir SENDİKACI, bir emekli İŞÇİ tarafından böylesine güzel anlatılabilirdi ancak. Bir mücadele bu kadar yalın anlatılabilirdi. Ve sessiz kalan, sessizce izleyen EMEKÇİ ÖRGÜTLERİ, SENDİKALAR böyle ince eleştirilebilirdi.
Artık yeni NAYLON torbalar ile cezaevinden çıkanları görmemek umudu ile...