............ Her yerde “halkımızın %99’u Müslümandır” diyenler özellikle bunu kanıtlama yarışındadır. Kılık-kıyafeti, ibadeti göstere göstere yapması, işin şekil boyutunu öne çıkarmasıyla özünü göremeyecek hale gelen çoktur. Çünkü gerçekten inancın emirlerine şekil yönünden değil de özü yönünden yaklaşılsaydı Müslümanlar yıllardır birbirinin kanını döker, halkına zulmeden liderler ölene kadar koltuklarında oturur muydu? ......... "
İnsanın kendi iç dünyasında sığınabileceği tek liman vicdanı, ahlakı ve onurudur. Bunlar kişinin toplum içindeki yerini, konumunu, gücünü belirler. Karakterin belirlenmesinde genlerin yanında çevresel etkilerin de rolü vardır. En yakın çevre aile ile başlayıp arkadaş, komşu, okul, yaşadığı coğrafya ile genişler. Eğitim de karakterin oluşmasında temel faktörlerden biridir. Ezbere, baskıya, biat ve itaate dayalı eğitim, oluşacak karakteri, en kötüsü de vicdan, ahlak ve onur duygularını olumsuz etkileyecektir.
Kişi yaş aldıkça toplumsal olayların içinde seçen ve seçilen konumunda olacaktır. Bu davranış, sadece kendisinin değil, başkalarının da geleceğini belirleyeceğinden toplumsal bir sorumluluk olup, kişiyi ya birey olmanın onurunu taşıyabilecek ya da kalabalığa karışarak güce itaat eden sorumsuz biri yapacaktır.
Dinler, binlerce yıldır insanların başa çıkamadığı doğal olaylar karşısında kendini tehlikelerden koruyabilmek için bilinmeyen güçlere inanması ve uyması sonucu “çaresizliğin çaresi” olarak doğmuştur. İslam inancına göre Müslümanlık son dindir. Dinler, emirlerine uyanlar için cennetler vaat edilirken uymayanlara cehennemler ve korkunç azaplar sıralar. İnsanlığın inandığı hiçbir din kötülüğü, hırsızlığı, katilliği, yalanı, hak yemeyi, ahlaksızlığı ve özetle insanın insana zarar vermesini önermez.
Halkımızın çok büyük bir bölümü dindar, muhafazakâr, kul hakkı yemeyen, inancının her emrine uyan kişiler olduğunu savunur. Her yerde “halkımızın %99’u Müslümandır” diyenler özellikle bunu kanıtlama yarışındadır. Kılık-kıyafeti, ibadeti göstere göstere yapması, işin şekil boyutunu öne çıkarmasıyla özünü göremeyecek hale gelen çoktur. Çünkü gerçekten inancın emirlerine şekil yönünden değil de özü yönünden yaklaşılsaydı Müslümanlar yıllardır birbirinin kanını döker, halkına zulmeden liderler ölene kadar koltuklarında oturur muydu? Hem Hz. Ömer’in adaletini hem Hz. Peygamberin sadeliği ve geriye bir kuruş miras bırakamayacak kadar fakir yaşadığını ağlayarak anlatanların; şan, şöhret, şatafat, itibar peşinde saraylarda yaşaması, halkın açlık, sefalet içinde, işsiz-güçsüz, yarına güvencesi olmadan yaşamasına göz yumması, görmezden gelmesi hatta sebep olması açıklanabilir mi?
Yıllardan beri herkesin gözü önünde cinayet, hırsızlık, arsızlık, soygun, çeteleşme, hak yeme, yalan, dolan, adam kayırma gibi kötülükler artarak sürmektedir. Normalde dindar kişilerin inançları gereği yapılan yanlışlara herkesten önce isyan edip karşı çıkması gerekirken büyük çoğunluğunun sesini çıkarmayarak, görmezden gelerek suça ortak olduğu görülüyor. Haksızlık karşısında susana “dilsiz şeytandır” diyenler de durumu kurtarmak için “savaş hiledir” diyenlerden olması düşündürücüdür.
Ancak dünyada halen iyi insanlar vardır. Tüm kötülüklere sadece insan olduğu, haksızlığa karşı çıktığı için direnildiğinde ise, vicdan, ahlak ve onur sahibi insanlarla inançlı olup gıkını çıkarmayanlar arasındaki farklılıklar da ortaya dökülür. Dincilerin bakışıyla “gavur” sayılan kişilerin nasıl olup da başkalarının derdiyle dertlenebildikleri, bir kötülük veya haksızlık varsa kendine yapılıyormuş gibi güçlüden yana değil haklıdan yana olmalarını anlamakta güçlük çekerler. Çıkar ile inanç arasına sıkışıp kalırlar; elbette üç günlük dünyada kendi refahlarını azaltmanın “aptallık” olacağını bildiklerinden “etliye sütlüye” karışmadan, ağalarından, liderlerinden, şeyhlerinden, hocalarından aldıkları destekle “huzur İslam’da” diyerek adı “İslam” olanların peşine düşerler. Oysa genelde dinsiz-imansız sınıfına soktukları “ötekilerin” toplumsal konularda yapılan haksızlıklara şiddetle karşı çıkıp bedel ödedikleri ortadadır.
Eksik olan inanç değil ahlak ve vicdandır. Herhangi bir inancı olanın ahlak ve vicdanı olmak zorundadır, ahlak ve vicdan olmadan din olmaz! Ama ahlak ve vicdanı olanın ille de bir inancı olması gerekmez. O “dinsizler”, yapması gerekeni akıl ve insanlık terazisinde tartarak bir çıkar beklemeden, “vicdanının sesini dinleyerek ahlakı gereği” yapar. Ödül olarak cennete gereksinme duymaz; onun cenneti, vicdanı ölçüsünde başka insanlara yapabildiği yardımlardır. Görünen o ki; Ahlak ve Vicdan, her insanda yeterince bulunan bir ayrıcalık değildir.
Günümüzde insan, biat ve itaate teslim olmuş, vicdanını yitirmiş, düşünme, sorgulama, araştırma, hak aramaktan vazgeçerek onurunu da yitirmiştir. Böyle bir toplumun sürü psikolojisi içinde yönlendirilmesi, kullanılması, istenen her şeyin yaptırılması ile karanlık bir yolda gitmekteyiz. Yolun sonu ise yaşadıklarımızdan göreceğimiz gibi geri dönüşü olmayan bir uçurumdur. Ancak Tarih kanla yazılan sayfalarında geleceğe hep şu mesajı vermektedir: içinizden yüzyıllardır çıkmakta olan bu tür caniler, bir gece bile yataklarında rahat uyuyamadan en acı ölümlerle tarih sahnesinden eninde sonunda silinip gitmiş ve hep lanetle anılmışlardır.
İnsan doğmuş olmak insan olmak anlamına gelmiyor. Şeklen öyle görünse de ruhen farklıdır. Unutmayalım; evrim halen sürüyor. Umutsuz ve çaresiz miyiz? Asla! Yeter ki önce insan olalım. Her zaman geç de olsa haklı kazanır; güçlü değil. Bu nedenle çaresiz değil, ÇARE SİZSİNİZ!