"...........soruyoruz birbirimize; “Çocuklarımız neden bu durumdalar? Neden 18 yaş altı başıboş, amaçsız, mafyacılık özentisi içindeler, çeteleşiyorlar? En erken yaşlarda cezaevleri ile tanışıyorlar? Ve cezaevlerinde neler öğreniyorlar büyüklerinden, kimlerin eline düşüyorlar? “ ................."


Sanırım ülkemizde en çok kullanılan sözcükler “Ne olacak bu memleketin hali” ve “ Bana ne yahu” dur. Kahve köşelerinde, evlerde, arkadaş sohbetlerinde bu sözcükler kullanılır. Önce sorarız birbirimize “Ne olacak bu memleketin hali?” diye, konuşuruz, tartışırız, sonunda da “Bana ne yahu, bu memleketi ben mi kurtaracağım?” der gideriz.

Aslında en güzel soru ile başlıyoruz; Ne olacak bu memleketin hali?

Ancak sonu çok kötü; Bana ne yahu?

İşte sonumuz! Bu gün ülkenin, vatandaşın geldiği nokta. Her şey ayan beyan ortada. Yoksulluğu yaşayan, sürekli ezilen, sömürülen, elinden madenleri alınan, doğası yok edilen, yaşam alanları yaşanmaz hale getirilen, üretim araçları gasp edilen, fabrikaları kapatılan, savunmasız bırakılan, soygunu, vurgunu, ahlaksızlığı sessizce seyrettirilen, elinden bir şey gelmeyeceğine inandırılmış bir insan topluluğu. “Sürü psikolojisi” altında inleyen vatandaş topluluğu. “Ruhunu” kaybetmiş, kaybettirilmiş, ancak tüm bunlara rağmen ruhunu aramayan, arayamayan bir toplum. İşin en can alıcı yanı birbirine güvenmeyen toplumun bireyleri olmuşuz.

Özellikle 12 Eylül 1980’ den sonra kapitalizm “gemi azıya almış” durumda. Tüm gücüyle pisliğe saldıran karasinekler gibi ülkemize saldırıya geçtiler. Sadece ülkemizde mi yaptıkları? Tüm dünyada, tüm ülkelerde terör estiriyor emperyalizm. İğrenççe, ahlaksızca yeni yeni sömürü yöntemleri uyguluyorlar.

Bütün pislikleri ortaya serilebiliyor aslında. Vahşilikleri, tüm zenginlikleri içinde mağara insanları gibi yaşamları gözler önüne serilebiliyor. Ne yazık ki bir avuç insan mücadele etmeye çalışıyor. Onları da bir şekilde yok edebiliyorlar.

Bir hatırlayalım özellikle son 25 yılda nereden nereye gelmişiz;

Eskiden aile dizileri vardı televizyonlarda, örneğin “Perihan Abla”, “İkinci Bahar”, “Bizimkiler” gibi. Sonra “Kurtlar vadisi” ne, “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” a ve benzerlerine dönüştüler. Mafya dizileri, gizli servis filmleri, savaş sahneleri kanla yazılan film ve diziler. Genellikle “Amerikan film” leri, “pembe dizi” “leri (!) sardı dört bir yanımızı. Ve ayrışmanın, uyutmanın olmazsa olmazı “dini” film, dizi, romanlar. Ve tabii ki halkları daha da düşmanlaştıran, birbirlerine karşı kışkırtan “etnik kimlikler” üzerinden yapılan sözde eserler.

Özellikle televizyonların gündüz kuşaklarında kadınlarımızı esir alan, birbirleri ile tartıştıran rezil, pespaye, aile yapılarını ifşa eden, iğrenç programlar, gelin-kaynana kavgalarını körükleyen sözde yemek programları. Akşam dizileri ise çocuklarımızın da bizlerle birlikte izlediği silahlı, kavgalı, mafyalı kanlı diziler.

Bu duruma geldikten sonra soruyoruz birbirimize; “Çocuklarımız neden bu durumdalar? Neden 18 yaş altı başıboş, amaçsız, mafyacılık özentisi içindeler, çeteleşiyorlar? En erken yaşlarda cezaevleri ile tanışıyorlar? Ve cezaevlerinde neler öğreniyorlar büyüklerinden, kimlerin eline düşüyorlar? “

Hemen çevremizde bir kanlı savaş sürüyor. Deliler “enerji” savaşını yönetiyorlar. Sivilleri, kadınları, çocukları öldürüyorlar. Kayıp çocuklarımızı, organ mafyalarını, ESPTEİN dosyasındaki yamyamları, vampirleri hatırlayalım. Ülkemizin en stratejik noktalarına göz diken sözde ortak savunma gücü NATO’ yu izleyelim. Emperyalizmin askerlerini Dolmabahçe’ den, İzmir’ den denize döken kahramanlarımızı hatırlayıp onların yolundan gidelim.

Etrafımıza bakıp uyanalım artık. Önce gördüklerimizi, duyduklarımızı bir anımsayalım, tamamen yok olmak üzere olan hafızalarımızı tazeleyelim. Kurtuluş içinse tek yolun “örgütlenmek” olduğunu, “örgütlü mücadele ile” başaracağız gerçeğini hatırlayalım. Tüm bunlardan önce birbirimize güvenelim, omuz omuza vermeyi, yan yana, kol kola yürümeyi başarmalıyız. Başarmak zorundayız, çünkü biz milyonlarız, onlar bir avuçlar sadece.

Bir sıkımlık barutumuz kalmış, kim sıkacak diye sormanın sırası değil diye düşünsem de, yazımın başına dönüyorum yine ve bir kez daha soruyorum kendime; “Ne olacak memleketin hali?”,

Ve direniyorum aşağıdaki sözleri söylememek için;

“Offf, afakanlar bastı, BANA NE YAHU! BEN Mİ KURTARACAĞIM MEMLEKETİ?”