Yerel Bağlılık ve Kutsal Düzen (Orta Çağ)
Tarihi ve medeniyeti daima ilerleyen bir olgu gibi düşünüyoruz ama esasında öyle değil; bazen duruyor, bazen de her şey bir anda alt üst olup karanlığa gömülebiliyor. İlk çağın devasa imparatorlukları; dışarıdan gelen akınlar, ekonomik krizler ve iç karışıklıklarla yerle bir olurken, insanlığın kendini emniyette hissettiği alanlarda bir bir kayboldu. Devasa su kemerleri kurudu, taş yollar bakımsızlıktan otlara gömüldü. Yasaların koruduğu “medeni” düzen ise yerini askeri gücün ve yağmanın hüküm sürdüğü bir kaosa bıraktı.
Böyle bir ortamda tabi ki insanın en ilkel dürtüsü olan hayatta kalma telaşı ön plana çıktı. Sürekli olarak ölüm korkusuyla burun buruna olan halk, kendini koruyabileceğini düşündüğü tek yere; yerel soyluların ve derebeylerinin insafına sığınmak zorunda kaldı. Hayatta kalmak için yapılan bu zorunlu “tercih” sonunda feodalizm denilen ve bin yıl boyunca sürecek bir düzeni doğurdu. Bu düzen, emek ve itaat karşılığında güvenlik sağlanması esasına dayanıyordu.
Feodalizmin mekanizmasını anlamak için saraylara değil, piramidin en altına, bir “serf”in yaşantısına bakmak lazım. Düşünün daha sabahın köründe kalkıyor ortalık buz gibi. Rutubetli saman yatağından doğrulmaya çalışan bir köylü ailesi… Bir serfin sabahı, kendi sofrasına ekmek koymakla başlamıyor maalesef. O, henüz gün ağarmadan lordun tarlasına koşmak, onun toprağını sürmek zorunda. Midesi boş belki ama lordun sabanı onu bekler.
“Angarya” sadece bir kelime değil, bedenin son damlasına kadar sömürülmesidir. Serf, haftanın üç veya dört günü lordun geniş arazilerinde, hiçbir ücret almadan, kırbaç korkusuyla çalışır. Kendi küçük parseline döndüğünde ise yorgunluktan bitaptır; ancak orada yetiştirdiği üç beş çuval tahılın da büyük bir kısmını “korunma vergisi”, “değirmen vergisi” ve hatta “fırın vergisi” adı altında soyluya teslim etmek zorundadır. Bir serf, aslında o toprağın bir parçası, adeta yaşayan bir demirbaşıdır. Doğduğu o tarlada açar gözünü, ömrünü orada çürütür, nihayetinde yine o toprağa gömülür gider zaten. Lord toprağı sattığında yada kaybettiğinde serf de o araziyle beraber yeni sahibine devredilir. Arazi üzerindeki bir klübe, bir ağaç hatta bir kayadan bile farkı yoktur. Öyle kafasına göre seyahat etmek, “başka bir işe bakayım” demek falan ne kelime! Evlenmek için bile lordunun iznine ihtiyacı vardır. Bu düzen, insanın doğayla kurduğu bağı koparıp onu toprağa bağlayan; bir somun ekmek uğruna özgürlüğünden vazgeçmeye zorlayan mutlak bir bağımlılıktı.
Batı’nın Parçalanmışlığına Karşı Doğu’nun “Kutsal” Despotizmi
Batı Avrupa, binlerce küçük kaleye ve birbiriyle savaşan derebeylerine bölünerek çok merkezli (polisentrik) bir kaosa sürüklenmişken, Doğu coğrafyasında manzara tamamen farklı bir otorite tasarımıyla şekilleniyordu. Osmanlı’dan Çin’e uzanan bu geniş coğrafyada sömürü, bir lordun elindeki kamçıdan değil; devletin tepeden aşağı çöken, kaçışı olmayan gölgesinden geliyordu. Batı'da toprak soylunun şahsi malıydı ve bu mülkiyet hakkı, kralın karşısında kendi ordusu ve servetiyle durabilen bağımsız bir aristokrasi yaratmıştı
Tuhaftır ki, Batı'daki o bitmek bilmeyen 'merkezi otorite-yerel mülkiyet' çekişmesi, tarafların birbirini dizginleme çabasıyla aslında modern hak ve hukuk arayışlarının ilk tohumlarını atacaktı. Bu arayışın en somut örneği, 1215 yılında İngiltere’de Kral John’un keyfi yönetiminden bıkan soyluların ona zorla imzalattığı Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Sözleşmesi) idi. Tarihte ilk kez bir kral, "hiçbir özgür insanın yürürlükteki yasalar ve mahkeme kararı olmadan cezalandırılamayacağını" kabul ederek mutlak otoritesini hukukla sınırlandırmak zorunda kalmıştı. Bu belge, kralın bile hukukun üstünde olmadığını ilan ederek anayasal sistemin ve demokrasinin ilk adımını oluşturmuştu.
Buna karşın Doğu’nun dünyasında, örneğin Osmanlı’daki “Miri” toprak sisteminde, toprak doğrudan doğruya devletin, yani “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” kabul edilen hükümdarın mutlak mülküydü. Halkın toprağı satma, devretme veya çocuklarına miras bırakma hakkı yoktu. Halk, kutsal devletin “kiracısı” veya “tebaa”sı konumundaydı. Bu merkeziyetçi yapı, Batı'daki gibi devleti zorlayabilecek bağımsız bir sınıfın filizlenmesine izin vermiyor, üretilen tüm zenginliği sarayda topluyordu. Üstelik Doğu'daki bu devasa güç, kendisine rakip olabilecek her türlü zenginliği 'Müsadere' dediğimiz o sert sistemle, tek bir fermanla sıfırlayabiliyordu. Bir memur veya tüccar ne kadar zenginleşirse zenginleşsin, serveti devletin bir fermanıyla buharlaşabilirdi. Bu koşullarda, sermayenin yayılması da bireysel girişimciliğin ortaya çıkması da pek mümkün değildi.
Nihayetinde, Batı'da insan yerel bir beyin kulu iken, Doğu'da devasa bir “bürokratik” makinenin dişlisi haline gelmişti. Her iki coğrafyada da sistemler farklı işlese de, değişmeyen tek gerçek; toprağı işleyen nasırlı ellerin, günün sonunda ürettiği devasa refahın yalnızca hayatta kalmasına yetecek kadarını sofrasında bulabilmesiydi.
İdeolojik Meşruiyet ve Tanrısal Otorite
Tabii Feodalizm sadece kılıçların gölgesinde yürüyemezdi; bu sistemi asıl ayakta tutan zihinsel harç, Kilise’nin o sarsılmaz tanrı merkezli (teosantrik) dünya görüşüydü. Kilise bu eşitsiz düzeni kutsal bir kader olarak sundu. Toplumun Tanrı buyruğuyla üç ayrı sınıfa ayrıldığına inanılıyordu ve bu düzen sorgulanamaz kabul ediliyordu. En üstte, dualarıyla ruhları kurtardığı düşünülen ruhbanlar yer alırken; onların hemen altında, toprağı ve bedeni kılıçla savunan soylular bulunuyordu. En altta ise bu büyük yapının bütün yükünü omuzlarında taşıyan, üretip herkesi doyurmakla görevli köylüler vardı.
İsyan mı? Serfin aklından bile geçmezdi bu. Neden geçsin ki? Kilise, bu dünyadaki sefaleti cennetin kapı anahtarı diye yutturmuştu bir kere onlara. Skolastik kafa böyleydi işte; İncil'de yazmıyorsa o bilgi, 'şeytan işi' deyip kenara atılırdı hemen. Akıl dediğin, o devirde inancın önünde diz çökmüş bir köleden farksızdı artık. Bilgi mi? O, loş manastır mahzenlerinde Latinceye kurban edilmişti çoktan. Halkın o tozlu satırlara dokunması bile koca bir hayaldi, yasaktı, imkansızdı.
Fakat tarih, yerinde sayanları pek sevmez. 11. yüzyıla gelindiğinde bu kapalı sistem, Haçlı Seferleri'nin yarattığı o büyük sarsıntıyla yavaş yavaş çatlamaya başladı. Kalelerin dışında yeni yerleşim yerleri, yani "Burg"lar kuruldu. Bu yeni alanlarda toprak mülkiyeti veya soyluluğa dayanmayan, ticarete dayalı “burjuvazi” sınıfı gelişti. Onlar ne dua ediyor ne de savaşıyordu; onlar ticaret yapıyordu. Tüccarların heybelerindeki baharat kokusuna yakında barut ve matbaanın mürekkebi karışacak; bu karışım feodal surları yerle bir edecekti. Ufukta toprağın değil paranın egemen olacağı bambaşka bir çağ, “Kapitalizmin Şafağı” beliriyordu…