SEVGİ CAN’A OLUR ŞEKİLE, MARKAYA DEĞİL

"........Yaz yağmuru geldiğinde tütün dizme bırakılır, tütün vagonlarına sıra sıra asılmış tütünlerin ıslanmaması için itilerek ahşap direklerin taşıdığı ahşap kirişler üzerinden kaydırılarak arka arkaya salaca (salaç - önü açık üç yanı ve üzeri kapalı mekan) yerleştirilirdi. Hızlı yapılan bu iş kısa ama yorucu olsa da yağmur sabahı tütün kırmaya kalkılmayacağı için bayram yapardık. Hatta öğleden sonra güneş açarsa hazır dizilecek tütün de yokken denize giderdik............"


Yaz tatili değil de okul tatili demek doğru olur sanırım biz çalışıyorduk. Geldiğimizde tütün fideleri tarlalara dikilmiş oluyordu ama yabani otlarının hele ayrık otlarının kazılması gerekiyordu. Akşama kadar kazma işi yapamıyorsak ta kazılan ayrık otlarını topluyor tarla dışına çıkarıyorduk. Babam aynı işi yapan işçi gence ne veriyorsa bize de aynı yevmiyeyi veriyordu. Çalışmaktan hiçbirimiz kaçınmadık. Tütün dizme işi başladığında güneş yaprakların suyunu buharlaştırdığı için güneşten önce tarlada olmak, güneş gelip ısıtmaya başladığında tütün kırmayı bırakmak gerekiyordu. İşte en zoru buydu. Küçük bedenlerimiz hem iş hem oyun yorgunu oluyor uyumak istiyorduk. Herkes tarlada iken uyumak yoktu. Babam radyoyu sonuna kadar açar odamıza bırakırdı. İstersen uyu. O kadar rahatsız ediciydi ki türküler şarkılar, hala çok ender ve farklı müzikler dinlerim.
Erkek kardeşim tütün kırma ve dizme işinde değil daha ziyade dizilip tütünle dolan iplerin taşınması ve tütün vagonlarına asılması, sebze bahçesinde sebze diplerinin kazılması, sulanması, gibi işlerle görevli oluyordu. Sebze bahçesi de ortalama otuz kişi olduğumuz evde ihtiyaçlara bol bol yetecek büyüklükteydi. Bazen bende sulamaya yardıma gider yeni büyümüş mis gibi salatalıkları ( hiç öyle bir koku ve tat yok günümüzde) koparır ya da zamanı gelmişse kavunları kırarak hem yer hem sulardık. Sulama; evin önünde akmakta olan derenin bir kenarı kapatılıp yönü bahçeye çevrilir ve sebze karıklarının (sıra halinde ve bir parça düşük yatağı) başından salınır sulanınca karığın önü kapatılır, su öbür karığa yönlendirilerek yapılırdı.
Yaz yağmuru geldiğinde tütün dizme bırakılır, tütün vagonlarına sıra sıra asılmış tütünlerin ıslanmaması için itilerek ahşap direklerin taşıdığı ahşap kirişler üzerinden kaydırılarak arka arkaya salaca (salaç - önü açık üç yanı ve üzeri kapalı mekan) yerleştirilirdi. Hızlı yapılan bu iş kısa ama yorucu olsa da yağmur sabahı tütün kırmaya kalkılmayacağı için bayram yapardık. Hatta öğleden sonra güneş açarsa hazır dizilecek tütün de yokken denize giderdik. Babamın atımızı da denize soktuğunu hatta at sırtında birlikte girdiklerini, denk gelmiş anneannem de bize katılmışsa çok güzel yüzdüğünü hatırlıyorum. Rize de evleri deniz kenarında olduğu için olmalı. Nedense ablam ve ben anneannemin yardım çabalarına rağmen denizi ve deniz suyunu sevdik ilginç bir durum yüzmeye çalışmadık.
Sinop Bianeli sırasında çekilen ‘İçimdeki Deniz’ kısa belgeselinde bana verilen söz sırasında söylediğim gibi denizi görmemek, sonsuzluk hissi veren ufka bakmamak dar bir mekanda sıkışıp kaldığım duygusu veriyor bana. Neden yüzme merakım olmadı bilmiyorum, muhtemelen beceriksizliğimden.
Bu arada Evimizin civarına bırakılan bir köpeği besliyordum kaçınılmaz olarak. Üç tane yavru yaptı. İyi beslensin diye mutfaktan çeşitli gıdalar taşıyorum. O zamanlar buz dolabı yok tabi alınan etler parçalanıyor, çekilip kıyma yapılan kısmı yağı ile koca tavada kavruluyor, soğumasından sonra tekerlekler halinde içinde bırakılmış ipleri ile tavana asılıyordu. Ben yeterli gıda bulamadığımda merdivenle o kıyma tekerleklerinden parça kesip köpeğe taşıyordum. Bir gün son teker kalmış ve ben yalnız hayvanın beslenmesini düşündüğüm için son parçayı da çekip götürmüşüm. Annem yemek yapacak tavanda sadece kıyma tekerinin ipi sarkıyor. Ne olduğunu anlayınca annemin ilk defa kızdığına tanık oldum. Sonra kapıya getir onları bari sofradan artanlarla besleyelim dedi. Amaan körün istediği tek göz Allah verdi iki göz. Yavrular da kara ama çok tatlılar bir tanesi uzun tüylü. Annem uzun tüylüyü sevdi büyüsünler o bize kalsın diğerlerini sahiplendirelim dedi. Adını da Panter koyduk. Gerçekten o güzel yıllarda ben bir çocuk olarak anneyi ve bir yavruyu sahiplendirdim. Bir yavruyu da bizde çalışmakta olan aile alacak iş bitimi götürecek.
Tütünsüz bir sabah uyuyorum, babam gelmiş Hale uyan, iş bitimi giden aile için onlar Panter daha güzel diye onu almak istiyorlar diğer yavruyu bize bırakacaklar dedi. Ben şöyle bir gerindikten sonra onu sevdilerse iyi bakarlar baba biz diğerine nasıl olsa iyi bakarız deyince ‘şimdi anlayabildim kızım sendeki merhamet ve sevginin şekille ilgisi yokmuş’ dedi. Gerçekte öyle olmamıştı sırf tepkimi görmek için söylemişti ve tepkim onu şaşırtmıştı. Ancak sonraki yıllarda canlılarla ilişkilerime hep saygı gösterdi.