SENDİKAL HAREKETİN KRİZİ VE ASGARİ ÜCRETE ETKİLERİ!

" .............. 12 Eylül öncesi ve sonrasında sınıf mücadelesinin birer öznesi ve önünde yer alan bir çok işçi-emekçi, para militer güçlerce işkencelerde öldürüldü. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği her dönemde ordu devreye sokularak darbeler yapıldı. Yapılan her darbede toplumsal muhalefet güçlerinin başında yer alan işçi sınıfı ve ezilenler susturuldu, baskı altına alındı, yöneticileri akıl almaz işkencelerden geçirildi. ............"


Sendikal hareket uzunca süreden beri derin bir kriz yaşıyor. Krizin büyüklüğü ve kapsamı 2026 yılı “asgari ücret” inin belirlenmesi sürecinde yaşananlar bir yana yetkili sendika Türk- İş' in asgari ücret belirleme komisyonun yapısına itirazının ki -onu da ağız içinde dolandırılan birkaç cümle- ile ifade etmesinin dışında herhangi bir dişe dokunur itirazının dahi olmamasında çok daha belirgin hale geldi.

Temmuz 2025 verilerine göre 17 milyon işçinin 1.272.495 inin üye olduğu ve bu üye sayısı ile en çok üyeye sahip konfederasyon olarak Türk İş' in tamamen devre dışı bırakılması/kalması komisyonun yapısına itiraz gibi sunulsa da işin aslı Türk İş' in ve Hak İş' in sermayeden ve devletten bağımsız bir çizgiye asla sahip olmadıklarını, işçi sınıfının hak ve çıkarlarını korumak kollamak yerine sermaye ve iktidar ile uzlaşmayı tercih etmeleri kamu emekçileri alanında faaliyet gösteren sendikalarla birlikte işbirlikçi ve uzlaşmacı sarı sendikacılığın doğasındandır.

Temmuz 2025 resmi verilerine göre Türkiye de 17.326.143 işçi var. Bu işçilerin ancak %14 ü yani 2.429.527 si sendikalara üye oldu. Sendikalara üye olan işçilerin yalnızca 828.132 i DİSK'e üye, diğerleri ise sınıf örgütü olma özelliği taşımayan uzlaşmacı sendikalara üye olmuş işçilerdir. Kalan 14.896.616 işçi ise herhangi bir sendikaya üye olmayı, sendikal hareketin içinde bulunduğu bu sefil durum nedeniyle olacak gerekli görmedi. Bunun en temel nedeni hem yapısal hem de ortaya koyduğu pratik ile üyelerinin hak ve çıkarlarını korumamaktan kaynaklı olarak hali hazırdaki üyelerini bile tutmakta zorluk çeken, dolayısı ile sürekli güç kaybeden, bürokratik, hantal birer yapı haline dönüşmüş olmasıdır. Bu ise, elbette ki sermayenin ve iktidarın bir taşla iki kuş birden vurduğu dolayısı ile en çok istediği, arayıp ta bulamadığı bir durumdur.

Demokrasi ,burjuva demokratik ilişkiler içerisinde, işçi ve emekçiler açısından “demokratik perdenin” arkasında oynanan bir oyun gibidir. İşçi ve emekçiler üyesi oldukları sendikaların bütün karar süreçlerinden ve mekanizmalarından şu ya da bu dolayımla dışlanarak kendi gelecekleri üzerinde doğrudan söz ve karar sahibi olmaları engellenir. Bu yaklaşım, kendisini ikameci siyaset tarzı ile ortaya koyar. İşçi ve emekçiler bu sürecin pasif birer nesnesi haline düşürülür. Bu durumun bir sonucu olarak temsil, artık onlar adına basit bir seçim işleminden başka bir anlam ifade etmez. Siyaset ise onlar adına bir avuç seçkin elitin/bürokratın karar verdiği seyirlik bir oyun halini alır.Süreç içerisinde bu seyirlik oyun yalnızca sendikalar içinde kalmayarak bir bütün olarak toplumsal ve siyasal ilişkileri de kuşatır, adım adım emekçilerin ve ezilenlerin demokratik sorunlara karşı sistemli bir duyarsızlığına dönüşür. 12 Eylül 1980 darbesi ve sonrasında 1989 da reel sosyalizmin çökmesinin ardından gelinen ve yaşanılan durum tam da bu durumdur.

1989 a kadar, Reel Sosyalizmin varlığı ve dolayısı ile dünyanın iki kutuplu olduğu koşullarda sermaye; dönemin güçler dengesine bağlı olarak, onu hesaba katarak hareket ediyor, işçi sınıfı örgütleri ile belli koşullarda zorunlu da olsa uzlaşıyor/uzlaşma yoluna gidiyordu. Reel sosyalizmin bir bütün olarak çökmesi sonrası doğal olarak bu bu zorunluluk ortadan kalkmış, hemen her şey kapitalizmin çıkarlarına uygun hale gelmiş oldu. Reel sosyalizmin çöküşü ile nihai zaferini ilan eden kapitalizm 1969 dan beri içinde bulunduğu ve bir türlü aşamadığı krizini aşmak için büyük bir fırsat yakaladı .Ve dünyayı büsbütün hakimiyeti altına alma ve kapitalist pazar haline getirme hamlelerine başladı ve bu hamlelerine her gün bir yenisini ekleyerek sınır tanımaz bir barbarlıkla devam ediyor.

Sendikal hareketin krizinin nedenlerinden ve hatta en önemli nedenlerinden birisi de kapitalist ülkelerde “Fordist üretim biçimi”ne göre örgütlenmiş olan sendikaların, sosyal devlet/refah devleti uygulamalarının sağladığı olanaklarla yetinen ve sendikacılığı da “ücret sendikacılığı” nın ötesinde görmeyen hantal, bürokratik birer yapı haline gelmesine sebep oldu. Sendikal hareketi ekonomist bakış açısıyla ücret sendikacılığına indirgeyen sendikal anlayış ve onun yön verdiği işçi hareketleri emek sömürüsünden farklı düzeylerde yaşanan sömürü biçimlerine, ezme-ezilme ilişkilerine sessiz kalıyordu.

12 Eylül faşist askeri darbesi ve darbenin işçi sınıfı mücadelesi üzerindeki etkilerinin devam ettiği bir süreçte Reel sosyalizmin de bir bütün olarak çökmesi sonucu uzlaşma döneminin sona ermesi ile birlikte Türkiye ve Türkiye gibi bir çok ülkede olduğu gibi sendikalar; uluslararası sermayenin yeni liberal politikalarına karşı koyacak reflekslerden ve sınıfsal özelliklerinden uzaklaştı. Dolayısı ile sınıfsal özelliklerden yoksun kalan sendikalar hızla üye kaybetmeye ,buna bağlı olarak ta güç kaybetmelerine sebep oldu.

Bununla birlikte işçi sınıfına yönelik militarist uygulamalar 12 Eylül darbesi ile zirve yaptı.12 Eylülle de sınırlı kalmayarak aynı anlayışın ürünü olan siyasi iktidarlarca da sürdürüldü. Bu anlamı ile militarizm; demokratikleşme ile birlikte işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlenmesinin önündeki en büyük engellerden birisidir. 12 Eylül öncesi ve sonrasında sınıf mücadelesinin birer öznesi ve önünde yer alan bir çok işçi-emekçi, para militer güçlerce işkencelerde öldürüldü. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği her dönemde ordu devreye sokularak darbeler yapıldı. Yapılan her darbede toplumsal muhalefet güçlerinin başında yer alan işçi sınıfı ve ezilenler susturuldu, baskı altına alındı, yöneticileri akıl almaz işkencelerden geçirildi.

Sendikalar, esas olarak demokratik, çoğulcu sınıf örgütleridir. Bu anlamı ile işçi sınıfının tarihsel kökleri 1800 lü yıllara dayanan mücadele ve dayanışma örgütleridir. Dolayısı ile sermayeden bağımsız olmakla birlikte sermaye ile uzlaşmaz çıkarlara sahiptir. Bu durumun kendisi işçi sınıfının ortaya çıkışının nedeni olmakla birlikte tarihin her aşamasında da böyle olagelmiştir. Bu anlamı ile sendikaların sermayeden ve devletten bağımsız, siyasal ve sendikal bir yaklaşım içerisinde olmalarını zorunlu kılar. Aksi bir durum sendikaların bağımsız bir sınıf örgütü olma özelliği taşımadığına, uzlaşmacı bir sendikal anlayışa sahip olduğunu gösterir. Bu gün “asgari ücret” konusunun “genel ücret” olarak yerleşmesinin temelinde tam da bu uzlaşmacı sendikal anlayış ile bunun temsilcisi olan bu sendikalar yatmaktadır.

Bu bir sonuçtur ve bu sonuç bu gün ortaya çıkmamış, adım adım buraya getirilmiştir. Sayıları 15 milyona yaklaşan ve hiçbir sendikaya üye olmayan, sosyal güvenceden yoksun işçi ve emekçileri açlık, yoksulluk ve sefalete mahkum eden asgari ücret uygulamasını bu ülkenin işçi ve emekçilerinin başına bela eden sendikalar hangi gerekçe ve mazeret ile süreci kendi dışında cereyan etmiş gibi göstermeye çalışsalar da bu işin sorumluları ve suçluları kuruldukları günden beri sermayenin ve iktidarının yörüngesinden çıkamayarak ,grevi ağzına almaktan bile korkan, toplu sözleşme süreçlerinde üyesi olan işçilerin değil, sermayenin istemlerini ve çıkarlarını gözeten, bağımsız sınıf örgütü ile alakası bile olmayan bu hantal, bürokratik sendikal yapılardır.