Savunma Hakkı, İpsizler, BOP’çular

"......Cumhuriyeti kurma kavgasındayken “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenler, ordu dış düşman yerine kendileriyle uğraşıp zayıflasın diye iç isyanlar çıkaranlar, ordumuzun saflarında savaşırken bir işaretle düşman safına geçenleri unutmadık! Günümüzde de benzerleri oluyor. BOP da bunun için hazırlanıp piyasaya sürüldü. Otuz yıldır “özel yetiştirilmiş” elemanlarını tek tek piyasaya sürüyor. ...."



Bugün de gündemi yakalayabilmek adına kısa bir “üçleme” yapalım:

Gündem, fırıldak olsa bu kadar hızlı dönemez! Yok; şey korkusuna parti değiştirip geldiği yere sövenleri kastetmedim; onlar “Sahibinin Sesi” olarak artık kapı değiştirdi, orada duracaklar. İnsan değerinin bir rozete indirgendiği ortamda birileri ile aynı havayı solumak bile zor!

Hukukun temelini “savunma hakkı” oluşturur. Katil olsa bile, suçlanan kişinin kendini savunma hakkı vardır. Yargıç, sanığın bu hakkını sonuna kadar kullanmasını sağlamakla görevlidir. Bu en temel hakkın eksik kullanılması hukuku çok derinden yaralar. Mahkeme heyetinin bu savunma hakkının kullanılmasını kısaltmak, yok saymak, yaptırmamak gibi bir hakkı yoktur.

İBB Davasını izleyenler iki konuya dikkat etmektedir. İlki, yukarıda yazılı savunma hakkının yargıç tarafından “benim istediğim zaman, benim istediğim kadar” diyerek sınırlandırılmasıdır. Diğeri de mahkeme salonu çok çarpıcıdır. Öncelikle hapishane içinde bir dev mahkeme salonu yapmak ancak bizde olur! Mahkemelerin halka açık olması ilkesi nedeniyle böyle devasa büyük yapılıyor diye düşünmek ise, avukatların bile salona sokulmadığı bir ortamda komik düşebilir… Hele hapishanenin bir “müştemilatı” olarak yapılmasını akıl edenleri kutlamak gerek! İnsanın aklına muktedirlerden muhaliflere “ince bir subliminal mesaj” mı diyesi geliyor. “Ayağınızı denk alın, bakın size bol bol alan açtık yani” mi diyorlar? Sayelerinde sanık veya tutuklular avukatlarıyla, tanıklarıyla anlaşabilmek için telefonla konuşurlar herhalde…

Akılınıza hiç “İp işleri” geldi mi? Oya, dantel falan değil; bayağı ip işte… İp, kullanım alanına göre önemli bir malzemedir. Bir suçlunun elini-ayağını bağlar zararsız hale getirebilirsiniz. Canınız sıkılır, iki ucundan tutup ip atlarsınız. Bir kuyudan yukarı veya uçurumdan aşağı iple çıkıp inebilirsiniz. Say say bitmez de en önemlisi insanları asmak için kullanırsınız! Hatırlarsınız; “Sayın” Apo “teslim alınıp” mahkemeye çıkarıldığında hırsından gözlerini kan bürümüş, bağırmaktan sesi kısılmış birileri elinde “ip” ile geziyor, bağırıp çağırıp ipini sallayıp duruyordu. Ve sonunda bekleneni yapıverdi: “İpi attı!” Kime? Yönetimin başındakine… “Al bu iple as” diye! Şimdi ise birileri “İpini kopardı!” İpi kaybolanlar “İpsiz”leşti! Şimdi şiddetle idama karşı olup “İpimi geri aldım” diyor ve “Sayın Başteröristi” meclise davet ediyor. Herhalde “İp atlayacaklardır”, ne bileyim? Ortalık “ipsiz-sapsız” dolu… “İpin ucu nereye gider” belirsiz. Yani “ipe sapa gelmez işlerle” boğuşuyoruz işte…

BOP; nelere kadirsin? Dünyada BOP deyince görev aşkıyla “HOP”layan bizden başkaları da var mıdır acaba, çok merak ettim de… Çağımızın her döneminde ülkemizin verimli topraklarında sopayı diksen hain olarak yeşerecek ortam da kıt değil… Cumhuriyeti kurma kavgasındayken “Keşke Yunan galip gelseydi” diyenler, ordu dış düşman yerine kendileriyle uğraşıp zayıflasın diye iç isyanlar çıkaranlar, ordumuzun saflarında savaşırken bir işaretle düşman safına geçenleri unutmadık! Günümüzde de benzerleri oluyor. BOP da bunun için hazırlanıp piyasaya sürüldü. Otuz yıldır “özel yetiştirilmiş” elemanlarını tek tek piyasaya sürüyor. Daha önce de yazmıştım; bu tipler “mankurtlaşmış” türlerdir. Sadece hedef gösterilene saldırır ve verilen görev ne olursa olsun yaparlar!

“Böl-parçala-yönet” adım adım dayatılıyor. En kullanışlı malzeme olan din ve etnikçilik ile halkımız, düne kadar aynı apartmanda yaşayıp, kız alıp kız verdiği, diline, inancına saygı duyduğu komşularını bir anda düşman görüverdi! Hızla halkın bir kısmı “ötekileştirildi. Bu “reklamlar” bölümüydü; buna ulaşmak için kaç kez gizli-saklı “açılımlar” yapıldı. Dil, bayrak, toprak önerildi. Halkın büyük kısmı bu bölünmeye asla onay vermedi. Aynı vatanda, aynı bayrak altında hep birlikte yan yana aynı haklardan yararlanarak yaşamayı benimsedi. O zaman da önce kendi ırkından olanlar başta olmak üzere sindirme-korkutma-yıldırma amacıyla saldırılar, yaralamalar, öldürmeler başladı. Sonra da sıra “ötekilere” gelecekti. Böylece halkın iki tarafına da terör uygulandı. BOP’çular onlara her istediklerini verdiler; siz yeter ki kan dökün, can yakın dediler…

Geldik bugüne… Yaşanmışı tekrar yaşamak zorunda kalıyoruz. Kurtuluş Savaşı böyle bir ortamda el ele, omuz omuza kazanıldı. Ta o günden bugünleri gören Gazi Mustafa Kemal Atatürk Kurtuluş’tan sonra Kuruluş’u gerçekleştirip vatanın geleceğini de gençlerimize emanet etmemiş miydi?

"Ey Türk gençliği! Birinci görevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti'ni, sonsuza dek korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur. (…) Zorla ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi fiilen işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere, ülkenin içinde iktidara sahip olanlar gaflet, sapkınlık ve hatta ihanet içinde bulunabilirler. (…)"

İşte durumumuz budur ama görevimiz de bellidir. Bu vatan BOP yandaşlarına teslim edilemeyecek kadar değerlidir. Ya yeni bir yol bulunur ya da yeni bir yol yapılır! Sorun vatansa gerisi ayrıntıdır.