Her ne kadar yatılı öğrenci de olsanız yine aylık belli bir miktar harçlığınızın olması gerekiyordu. Tütün satışına bağlı olarak yıllık geliri olan bir aile için düzenli aylıklar biçiminde harçlık göndermek zordu., Harçlıklarımızın sağlanmasında annemin gayretleri olduğuna tanığım. Her şeye rağmen aylık harçlıklarımız gönderildi.
Ama ablam öğretmenliğe başladığında ise daha fazla ve her ayın başında kardeşime ve bana harçlık göndermesiyle birçok arkadaşımdan konforlu duruma gelmiştim. Ama okula geldiğimden beri hiçbir harçlığımı tek başıma harcamadım. Her zaman misafir ağırlayan, o zaman için bol olan her şeyi akraba çocukları ve çalışanlarımızla birlikte tüketen bir aile olduğumuzdan benim için paylaşmak olağandı. Sabahleyin okul kantinine Hurşit Amcanın getirdiği mis gibi kokusu hala burnumda olan poğaça ve simitlerden bir gün bile bir tane almadım. Mutlaka yanımdaki arkadaşıma da aldım. Ya da Okulumuz Bahçesinin Ders Binamız arkasındaki kapısına getirilen haşlandıktan sonra kurutulmuş kestane dizilerinden çok sayıda alıp tüm arkadaşlarımla yedim. Hayvan severliğim yanında paylaşımcı ve fedakâr ruhum hep hayatıma egemen oldu.
Yaz tatili artık başka güzeldi, yatılı okuldan ailemize ve köyümüze geliyorduk. İş dâhil her şeyin bol olduğu gerçekten bol olduğu bu tatiller babamın öfke patlamaları ile zaman zaman karabasana dönse de yine de evdeydik, köydeydik. İstediğimiz ağaca çıkıyor, istediğimiz salıncağı kuruyor istediğimiz oyunu oynuyor, babamın istediği gibi de çalışıyorduk. İş koşulları hiç kolay değildi. Akşam güneşin etkisi geçince tütün kırılır, günlük kıyafetiniz üzerine kıyafet giyersiniz, elleriniz gibi üstünüzde zifir olur. Küfelerle getirdiğiniz tütünü akşamdan tütün dizdiğimiz yere, kuruluğa dökerdik. Ellerimizdeki zifiri çıkarmak için derenin kenarında epeyce uğraşılır yemeğe geçilirdi. Sabah ise gün doğmadan kalkılır güneş ısıtana kadar yine tütün kırılır, gün boyu kırılan tütünler iğne ile dizilip iplere sıyrılırdı.
Babam tatile geldiğim günlerde "keçi kızım okulun yemeklerine alıştın değil mi " diye sormuştu. Anlıyorum ki iki gün aç durmam bir çocuk için keçi inadı gibi değerlendirilmişti. "Alıştım baba artık bütün yemekleri yiyorum ama bana keçi diyeceğine bana bir keçi alamaz mısın " dedim. Şimdi bile anlamakta güçlük çekiyorum gerçekten birkaç gün sonra babam bir keçi getirdi. Muhtemelen yeme alışkanlığımdaki değişikliğe ödüldü.
Aman Tanrım! Keçi ahırımızdaki sığırlara benzemiyordu. Mehmet Dayı öküzleri ve fazladan ineğimiz varsa onları otlatıyordu. Fazladan diyorum uzun yıllar bize süt veren Sarıkız isimli ineğimiz hiç otlatmaya götürülmedi. Yuları boynuna sarılır serbest bırakılırdı. Ekili alanlara girmez tarla aralarında büyümüş otları yer doyunca gelir akşama kadar açık evin kapısından Hayat dediğimiz ortak alanımıza bağırır buzağısını ve sağılmayı isterdi. İlginç bir inekti. Hele bir davranışını nasıl ifade edeyim hisleri güçlü diyebilirim belki. Erken dönmüştü otlamaktan belki yeterince ot bulamamıştı. Kapıya geldi, (Hayat dediğimiz her odanın açıldığı salonun diğer ucunda bahçeye açılan kapı var) hayatın ortasından bizim önümüzden takır takır yürüyerek bahçeye geçti. Bahçe onlara kapalı bir alan, meyvelik, sebzelik, şeftali ve elma dikili alanın altı yonca ekili. Doğru yoncaya giderek görmedim ama ben biliyorum der gibi herkesi şaşırttı. Keçi gelince otlatılan, kendi otlayan hayvanlarımızın yanında üçüncü biçim olarak benim keçiyi ormana götürmen kısa ağaçlara çalılara uzanarak filizleri yemesini beklemem gerekmişti. Oyun zamanım neredeyse kalmamıştı. Yine de keçimle mutluydum. Annem sağmayı öğretmişti ve bir kere tam başardım derken tekme atıp sağdığım sütü dökmüştü. Her günkü gibi ipinden tutup meşeliğimize doğru giderken huysuzlandı ve beni tarla içine çekmeye başladı. Ben bırakmadım o çekmeye devam etti ve koşmaya başladı. Tam olarak mesafe vermek zor ama kolum bacağım sıyrılacak kadar sürükledi beni ve can acısından bırakmak zorunda kaldım. Üç beş kişi aradık ve etrafını çevirerek yakaladık. Neden böyle yaptı acaba deyince babam durumu açıkladı. Meğer yüksek köylerden keçi sürüsü olan bir köylü bir keçiyi ve oğlağını kasaba satmış ve kasap önce oğlağı kesmiş. Babamın da aklında keçi alsana sözüm kalmış olmalı o da tek keçiyi görünce satın almış.
Hey acımasız insanoğlu, keçi yavrusunu emzirsin, sütten kessin sonra sürüden bir keçi gibi oluyor ilişkileri, o zaman kesin bari. Zavallı anne keçi, yavrusunun sesini duyduğunu sanarak beni sürükleyerek koşmuş. Benim mutluluğum balon gibi söndüğü gibi yavrusunu özleyen keçiye ağladım bu defa. Baba dedim onu kasaba değil sürü sahibine geri ver. Arkadaşları ve onların yavrularıyla avunur belki.
‘KUZULAR BEBEKTİR KESİLMEZ’ birini hatırlatıyor mu size?