Selam olsun Sinop’a!
Bu köşede yazmak, benim için 700 kilometre uzaktayken özlemini duyduğum Sinop’un sahildeki kafelerinden birinde oturup sizlerle sohbet etmenin hazzını ve zenginliğini yaşamak demek. Belleği, kültürü, direnci, doğası ve dinginliğiyle bana toplumsallığın en gerçek halini gösteren Sinop’ta kendimi hep evde hissettiren o kucaklayışın bir başka versiyonunu da şimdi Cengiz Demirel’in davetiyle, hiç duraksamadan kabul ettiğim üzere, sizlerle Haber Kolektif’in satırlarında buluşurken yaşıyorum.
Sinop’la tanışıklığım, beş yıl öncesinden geriye doğru yaklaşık altı yıl boyunca yaptığım neredeyse her yıl ki ziyaretlerle şekillendi. Bu süreç, hükümetin 2013 yılında Sinop’ta bir nükleer santral kurulması için Japonya ile uluslararası anlaşma imzalamasıyla başladı. 2011’de yaşanan Fukuşima nükleer felaketinin ardından Japonya’nın tüm nükleer santrallerini devreden çıkarmasıyla yara alan nükleer endüstrinin yeniden canlanması, Türkiye’deki hükümet için bir fırsat olarak görülüyordu. Projeyle Japonya atıl kalan nükleer teknolojisini ve insan kaynağını değerlendirirken, Türkiye’de “kalkınma” söylemleriyle iktidarın eli güçlendirilecekti.
Bu süreçte Japonca okuyup yazmanın en yararlı olacağını düşünerek Japonya’daki nükleer karşıtlarıyla bağlantıya geçip ağ oluşturarak Sinop için gönüllü çalışmam, “Sinop’un kızı” olarak görülmeye başlanmamla birlikte kendimi daha da evde hissetmeme vesile oldu.
İlk olarak Yeşil Düşünce Derneği’nin organizasyonuyla ve Sinop Nükleer Karşıtı Platform’un (SNKP) ev sahipliğinde, Fukuşima felaketinin tanığı Toshiya Morita ile birlikte geldim Sinop’a. Dilim döndüğünce Fukuşima’daki nükleer felaketi en ince ayrıntısına kadar sizlere aktarmaya çalıştım. Bu buluşmanın ardından gerek Sinop Merkezde gerekse Gerze’de çeşitli organizasyonlar için yerel yönetim ziyaretlerinden toplantılara, Çernobil Anması’ndan 1 Mayıs mitinglerine kadar birçok etkinliğe katılma olanağı da doğdu.
Bu yıllarda gözlemlediğim toplumsal bağlar ve dayanışma biçimleri, birçok kentteki etkileşimden farklıydı. Özellikle 6 Şubat 2018’de Sinop halkının, nükleer santral projesinin ÇED süreci kapsamında yapılması gereken Halkın Katılımı Toplantısı’na girişinin engellenmesini ve bu durumu protesto eden “Sinop’un çocuklarının” gözaltına alınmasını Valilik önünde tek bir yumruk hâline gelerek karşılamasına tanıklık etmek benzersizdi. O gün halkın sergilediği kararlı direniş, toplumsal bir refleks olmanın ötesinde toplumsal olanın politik gücünün ne kadar derin olduğunu gösteriyordu. Köşeme verdiğim ad da tam olarak o günlerdeki bu hissiyattan doğdu: “Toplumsalın İzinden…”
Toplumsalın Politikliği
Bir toplumun nasıl yaşadığını, nasıl örgütlendiğini, neye itiraz edip neyi sahiplenip koruduğunu anlamak; o toplumun nasıl yönetildiğini, hangi görünmez güçlere maruz kaldığını ve hangi mekanizmaların gündelik hayatta işlediğini çözümlemektir. Çünkü toplumsal olan, yalnızca ilişkilerden ibaret değildir; toplumsal olan, politikanın kendisidir. Her toplumsal ilişki bir güç ilişkisini, her gündelik deneyim bir yönetim biçimini, her görünmez bağ bir iktidar düzenini içerir.
Bu yüzden toplumsalın izini sürmek, politikanın görünen yüzünden çok, onun görünmeyen mekanizmalarını; halkın özneleşme kapasitesini, adalet talebini, bilgiyle kurduğu ilişkiyi ve risklere karşı kendini koruma yollarını keşfetmektir. Sosyolog Alain Touraine’in de belirttiği gibi: “Toplumsal değişim, yalnızca kurumların ya da devletin icraatlarıyla değil, toplumsal aktörlerin bilinçli ve kolektif eylemleriyle gerçekleşir.”
Toplumsal olan; sağlık, eğitim, çevre ya da güvenlik gibi hangi alana dokunursa dokunsun, siyasal kararlarla şekillenen ve politik bir boyut taşıyan bir yapıdır. Sinop’ta gözlemlediğim toplumsal aktörlerin sessiz gücü, dayanışmanın örgütlediği bilinç ve kentin başına gelenlere karşı kendini koruma refleksi, bunun en somut örneğidir. Kendine ait olana sahip çıkan Sinoplular, çocukları için nasıl kenetleniyorsa toprakları için de kenetlenecektir.
Karadeniz’in Görünmeyen Tehlikesi
Tam da bu nedenle, Çernobil nükleer felaketine dair kirlilik bilgilerinin kırk yıl sonra yeniden gündeme gelmesi ve devletin açıklamalarına göre 2014 yılından itibaren “yürütülen çalışmalarla” Karadeniz’deki radyoaktif kirliliğin Akdeniz ve Marmara’ya kıyasla daha yoğun olduğunun kabul edilmesi, üstelik sezyum değerlerinin yedi kat daha yüksek tespit edilmesi Sinop halkını doğrudan ilgilendirmektedir. Dahası, bazı veriler Sinop’a özel kirlilik seviyelerinin daha da yüksek olduğuna işaret ediyor.
Oysa, Çernobil nükleer felaketinin başladığı 1986 yılından günümüze geçen on yıllar boyunca Sinop dahil Karadeniz bölgesindeki evlerde yaşanan kanser vakaları nedeniyle kaybedilen yüzlerce, binlerce can; toplumsal aktörlerin gönüllü çabalarıyla tespit edilen mağduriyetler deneyimlenirken adı konulmuş, konulmamış ne fark eder? Bilhassa Sinop kıyılarına vuran İtalyan varillerinin izini süren Cengiz Demirel, Hale Oğuz ve arkadaşlarının 2000 yılında ortaya koyduğu bulgular Çernobil kirliliğini ispatlarken Çernobil yağmurlarıyla ıslanan fındıkların devlet yetkililerinin talimatlarıyla okullarda bedava dağıtıldığı unutulabilir mi?
Radyoaktif maddelerin ölçümü özel cihazlar ve uzmanlık gerektirir. Dahası, bugün tespit edilen kirliliğin geçmişte oluşmuş radyoaktif birikimden ayrıştırılması teknik olarak son derece güçtür. Bu nedenle Çernobil’e dair verilerin yıllar sonra ve tam da Rusya’nın Karadeniz’de askeri olarak aktif olduğu bir dönemde yeniden gündeme taşınması, önemli bir ihtimali akla getiriyor: Bu açıklamalar, Rusya’nın Ukrayna işgali sürecinde Karadeniz’de oluşan ya da oluşması muhtemel yeni radyoaktif kirliliğin doğuracağı ekolojik ve biyolojik hak kayıpları için tazminat taleplerinin önünü kesmek amacıyla araçsallaştırılıyor olabilir.
Kaldı ki, on yıllar sonra kamuoyuyla paylaşılan bu Çernobil kirliliği bulguları yalnızca bir çevre meselesi değildir. Bunlar, toplumsal hafızanın nasıl yönlendirildiğinden, adalet duygusunun nasıl yönetildiğine; halkın bilgiye erişim hakkından devletin risk iletişimi politikalarına kadar uzanan, çok katmanlı ve politik bir sürecin parçasıdır.
Tam da bu yüzden, kendine ait olana sahip çıkmak ve görünmeyen risklere karşı dayanışma içinde direnmek, kurumsal politik mekanizmaların ötesine taşan bir toplumsal güç yaratır. Sinop’un geçmişte gösterdiği dayanışma ve örgütlü direnç, bugün Karadeniz’de olup bitene kayıtsız kalmayacağının da en güçlü göstergesidir.