Bir kentin gündelik yaşamı sessiz bir süreklilik üzerine kuruludur. Soluduğumuz havanın ya da yüzümüzü yıkadığımız suyun bize zarar verebileceğini çoğu zaman düşünmeyiz. Bir çiçeği koklamaktan çekinmemek, dalından kopardığımız bir meyveyi gönül rahatlığıyla yiyebilmek ya da kıyafetlerin suyla temas ettiğinde arınacağını bilmek, fark etmesek de yaşama sevincimizin parçasıdır. Eğer Çernobil bulutlarının dolaştığı bu coğrafyanın 90’lara sirayet eden hafızasına sahip değilsek, yağmurdan yalnızca ıslanmamak için değil, sağlığımız için kaçmak zorunda kalınabileceğini tasavvur edemeyiz.
Orhan Veli’nin “Bedava” şiirindeki “Bedava yaşıyoruz bedava / hava bedava, bulut bedava / dere tepe bedava / yağmur çamur bedava” dizeleri tam da bu nedenle çarpıcıdır: Gündelik hayatın doğal akışında bize sınırsız ve sorgusuz sunulan unsurların aslında nasıl bir ekolojik ve sosyolojik kırılganlık taşıdığını hatırlatır. Bu mısralar, insanın yaşadığı çevrede “para ödemeden” eriştiği hava, bulut, dere, tepe, yağmur ve çamurun farkında olmadan dahil olduğumuz bir ortak varlık alanı olduğunu düşündürür.
En temel yaşamsal unsurlara doğrudan ve güvenle erişebiliyor olmamız, modern toplumlarda kamusallığın en somut tezahürüdür. Ne var ki, bu yaşamsal varlıkların ticarileşmesi, kirlenmesi veya tehdit altına girmesi, kamusal alanın ortak yarar temelinden uzaklaşarak ortak zarara dönüşmesi demektir. Böyle bir durumda kamusallığı savunmak yalnızca bir hak talebi değil, yaşamı koruma sorumluluğuna dönüşür. Çernobil’in hafızasında, Fukuşima’nın deneyiminde ve Karadeniz’in yıllardır tartışılan ekolojik yükünde gördüğümüz gibi, nükleer atıklar da yalnızca teknik bir mühendisliğin konusu değildir. Gündelik hayatın oksijeninden toprağın bereketine, yerel ekonomiden toplumsal güvene uzanan geniş bir alanda halklar belirleyicidir. Bu nedenle nükleer atık meselesi hem bireylerin yaşam hakkını hem de toplumların ortak geleceğini doğrudan şekillendiren kamusal bir sorumluluk alanıdır. Bu sorumluluğu sahiplenmenin en kritik bileşeni ise bilgiye erişimdir; ancak bilginin halktan gizlenmesi ya da manipüle edilmesi, toplumsal farkındalığın oluşmasını engelleyerek bu mücadeleyi zorlaştırır.
Gündelik hayatın olağan akışındaki görünmez sürekliliği kıran nükleer atıklar, yaşanan mekânın bütünleşik güvenliğini tehdit eden; zamansallığı bugünden yarına değil yüzlerce yıla yayılan; kuşaklar arası sorumluluğu ihlal eden bir yapısal risktir. Rengi, kokusu, sesi olmayan bu atık biçimi, insanın en temel yaşamsal ilişkilerini — solumayı, beslenmeyi, suya erişimi, toprağa dokunmayı — her an sorgulanabilir hale getirir. Her şeyin içinden geçerek bir kentin “bedava” olan yaşam kaynaklarına duyduğu güveni çözer; yağmurun, toprağın, balığın, sütün ve hatta çocuk parkındaki kumun dahi potansiyel bir risk nesnesine dönüşebileceği bir gündelik hayat rejimi yaratır. Bu yönüyle nükleer atıklar, bir toplumun yaşam hakkı algısını, kamusal ortaklık anlayışını ve mekânsal aidiyet duygusunu aşındıran bir güvensizlik üretimine hizmet eder.
Teknik olarak uranyumun yerin altından çıkarıldığı madencilik süreciyle başlayıp yakıt imalatına yönelik sarı pasta üretimi, uranyum zenginleştirme aşamaları, nükleer yakıtın enerji sektöründe kullanımı, nükleer atığın ara ve nihai depolaması ile sevkiyat dâhil tüm aşamalarda nükleer atıklar oluşabilir. Çünkü nükleer yakıt çevrimi içinde oluşan nükleer maddelerin ve yakıt kullanımından doğan nükleer atığın kontrol dışı yayılımı halinde bu maddelerin değdiği her şey atığa dönüşür. Nükleer atığın yeniden işlendiği, geri dönüşüm adı verilen tüm süreçler de bu çevrime dâhildir. Üstelik uranyum zenginleştirme veya nükleer atığın işlenmesi gibi aşamalarda nükleer silahların üretimi ve bu silahların kullanımı da nükleer atıkları meydana getirir. Tüm bunlara ek olarak tarımdan nükleer yakıt üretimine, tıptan inşaata kadar radyoaktif elementlerin kontrolsüz kullanımı ve depolanması da her yerde radyoaktif atık oluşma potansiyelini besler.
Bu noktada radyoaktif ya da daha dar kapsamda nükleer atıklarla açığa çıkan maddelerin, insan ömrü açısından 7 bin nesle uzanan bir etkisi olduğu; kanser ve türevi hastalıklar, doğum anomalileri ve bağışıklık sistemini etkileyen sorunlar yaratarak sağlıklı yaşama engel oluşturduğu düşünüldüğünde, halkların bu biyolojik etkilerin kaynağına dair söz sahibi olması gerekmez mi? Salt teknik uzmanlara havale edilemeyecek nükleer atıklar, yerelin, yurttaşların, kanaat önderlerinin ve kentlilerin bilgiye erişim hakkını öne çıkaran toplumsal bir meseledir. Bu nedenle nükleer atıkların ne olduğunu, nasıl sınıflandığını, neden onlarca yıl hatta yüzyıllar boyunca insan sağlığına ve ekosistemlere tehdit oluşturduğunu bütün yönleriyle tartışmak elzemdir.
Özellikle Akkuyu’nun inşasının tamamlanmasıyla Türkiye’nin ilk nükleer santralinin faaliyete geçmesine sayılı günler kalmışken; İzmir Gaziemir’de yasadışı nükleer atıkların yönetilememesi ve uranyum sondajlarının yürütüldüğü köylerde halkın kanser ve benzeri hastalık riskleriyle baş başa bırakılmış olması nasıl göz ardı edilebilir? Hem de Sinop ile İğneada’da yeni nükleer santral projeleri defaatle gündeme getirilirken. Bugün Sinop’tan Mersin’e, Kırklareli’nden İzmir Gaziemir’e uzanan geniş bir coğrafyada nükleer risklerin gündelik yaşam üzerindeki etkilerini konuşmak artık zorunluluktur.
Bu ihtiyacı karşılamak üzere Sağlıklı Kentler Birliği’nin internet üzerinden ve ücretsiz erişilen Kentli dergisinin, 56. sayısı (1) nükleer atık meselesine ayrıldı; tema editörlüğünü üstlendiğim çerçevede, meselenin fikri takibini yapan uzmanların katkılarıyla teknik ve toplumsal boyutlarıyla ele alınarak okurlara başvuru kaynağı sunulması amaçlandı. Bu doğrultuda Gaziemir’deki nükleer atıklardan Köprübaşı ve Kisir Köyü ile Arıklı Köyü’nde yapılan uranyum sondajlarına; Gaziemir Belediye Başkanlığı yapmış olan Halil Arda, Mersin Kent Konseyi Başkanı Alper Girgeç, Sinop Belediye Başkanı Metin Gürbüz ve Kırklareli Kent Konseyi Başkanı Yasemin Ertaş ile yapılan röportajlara; ayrıca nükleer atıkların yeniden işlenmesini tartışan ve nihai nükleer atık depolama süreçlerinde Fukuşima sonrası Japonya’daki yerel mücadeleyi aktaran uluslararası deneyimlere yer verildi.
Çalışmanın içinde bulunduğumuz döneme ışık tutma çabasını takdir edersiniz. Zira yaşamın en temel unsurları olan hava, su ve toprak güven ilkesinden kopuyorsa ve biz bilgi eksikliği nedeniyle soruna hâkim olamayıp doğamıza sahip çıkmıyorsak, Orhan Veli’nin mısralarındaki “bedava”lık, kamusal varlıklarımızın kıymetini bilmemeye dönüşmüş olmaz mı?
İyi okumalar!
(1) https://apiskb.izmirteknoloji.com.tr/YuklenenDosyalar/09122025_040118_kentli_56.pdf