MESLEK SENDİKACILIĞININ ÇIKMAZ SOKAĞI!

Bugün çalışma hayatında en çok duyduğumuz cümle: "Bizim mesleğin ayrıcalığı nerede kaldı?" Peki, bu “Ayrıcalık Arayışı” aslında emeğin pazarlık gücünü zayıflatan bir tuzak olabilir mi? Yeni köşe yazımda; sınıf bilincini bir kenara itip “Zümre” olmayı seçen "meslek sendikacılığının" neden bir çıkmaz sokak olduğunu ve Reagan dönemi ABD'sinden günümüz Türkiye'sine kadar uzanan “Parçalanmışlık” tablosunu ele aldım. Liyakat ve yetkinliği savunurken “Sınıf Dayanışmasını” neden terk etmemeliyiz?


Eğri oturalım, doğru konuşalım. Bugün bir sendikal çalışma için işyerine girdiğinizde duyduğunuz ilk cümle “Geçinemiyoruz” ise, ikinci cümle genellikle "Bizim mesleğin ayrıcalığı nerede kaldı?" oluyor.

Bugün emek dünyasını içten içe kemiren, çalışanı çalışana kırdıran hastalığın adı, birlikte yükselmeyi reddeden “meslek sendikacılığı”dır. Yani; emeğin sömürüsüne karşı değil, kendi diplomasının etki alanını korumaya odaklanan; sınıf olmayı reddedip “zümre” olmayı seçen o eski lonca alışkanlığı.

Eugene V. Debs, yıllar önce bu kariyerist sendikacılık anlayışına en anlamlı yanıtı vermişti: "Ben safların arasından sıyrılıp yükselmek istemiyorum; ben saflarla birlikte yükselmek istiyorum."

Meslek sendikacılığı, temelini orta çağ loncalarından alır. Asıl tuzak bu sendikal anlayışın “ego”ları okşamasıdır. Mantığı basittir: Benim işim zor, eğitimim uzun, yaptığım işi herkes yapamaz; o halde ben diğerlerinden üstün haklara sahip olmalıyım ve “sıradan kalabalıktan” ayrışmalıyım.

Elbette bir cerrahın stresi ile bir memurunki bir değildir. Bir mühendisin proje sorumluluğu ile teknisyenin iş tanımı farklıdır. Ancak sorun, bu teknik farkların, çalışanlar arasında aşılmaz duvarlara dönüşmesidir. Sistem, çalışanın kulağına usulca fısıldar: "Sen diğerleri gibi değilsin, sen seçkinsin. Onlarla aynı hakları talep etme, kendin için ayrıcalık iste."

Bu fısıltıya kananlar, sistemin emniyet supabı işlevi görürler. Lenin’in emperyalizm çağında en büyük tehlike olarak işaret ettiği “İşçi Aristokrasisi” tam da budur. Sistem, elde ettiği kârdan küçük bir sus payını (biraz daha yüksek maaş, havalı bir unvan, özel statü) bu gruba dağıtır. Amaç; bu kesimi satın alarak ana gövdeden koparmak ve sermaye ile emek arasına bir “tampon” koymaktır.

Bu tuzağa düşen çalışan, kendini patronuna mesai arkadaşından daha yakın hisseder. Sendikayı bir hak arama kalesi değil, kendi ayrıcalıklarını koruyan bir “lonca kulübü” sanır. Kendini işçi değil, orta sınıf olarak tanımlar. Oysa bu model, sadece sınıfın geneli için değil, o mesleğin kendisi için de intihardır. Neden mi? Çünkü taban çökerse, tavan havada duramaz.

Genel işçi ücretleri ve asgari ücret baskılandıkça, sizin “ayrıcalıklı” maaşınız işverenin gözüne batmaya başlar ve “ilk tasarruf edilecek maliyet” haline gelir. Üstelik diğer çalışanlarla bağınızı kopardığınız için, haklarınız tırpanlanırken yanınızda duracak, sizinle birlikte şalter indirecek kimseyi bulamazsınız. Kısacası; yan odadaki arkadaşınız fakirleşirken siz zenginliğinizi koruyamazsınız. “Yalnız kalan her kuvvet”, ne kadar “seçkin” olursa olsun, yenilmeye mahkumdur.

Meslek sendikacılığının duvara tosladığı bir diğer nokta; sadece ideolojik değil, matematikseldir de. Friedrich Engels, Anti-Dühring eserinde doğanın ve toplumun işleyişini anlatırken, diyalektiğin o meşhur yasasını hatırlatır: “Niceliksel birikimler, belirli bir aşamada niteliksel sıçramalara dönüşür.”

Yani, sayısal çoğunluk, sadece bir kalabalık değildir; o kalabalık belli bir noktada “yaptırım gücüne” dönüşür. Meslek sendikacılığı ise bu gücü baştan reddeder. İş kolunun bütününü değil, sadece dar bir meslek grubunu kapsadığı için; hiçbir şart altında, emekçilerin omuz omuza verdiği o birleşik örgütlülüğün etkisine ulaşamaz.

Dünyadan Bir İbret Tablosu: ABD Hava Trafik Kontrolörleri

Dünyadan en çarpıcı örneklerden biri, 1981 yılında ABD'de yaşandı. Hava trafik kontrolörleri sendikası (PATCO), sadece kendi üyelerinin şartlarını iyileştirmek için greve gitti. Oldukça stratejik ve “elit” bir iş yapıyorlardı. Güçlerine çok güveniyorlardı. Ancak diğer havalimanı işçileriyle, pilotlarla veya genel işçi sendikalarıyla güçlü bir sınıf bağı kuramamışlardı.

Sonuç olarak ABD Başkanı Reagan, 11 bin çalışanı bir gecede kapının önüne koydu. Kimse de çıkıp “Bu işçilere dokunamazsın” demedi. Çünkü o işçiler, vaktiyle diğerlerine dokunulurken susmuş, kendi kalelerine çekilmişlerdi.

Türkiye'ye döndüğümüzde, kamu kurumlarından özel sektöre kadar her yerde bu parçalı bulutlu hali görüyoruz. Manzara tam bir “Unvan Savaşları” filmi gibi.

Aynı kurumun koridorlarında yürüyen insanlara bakın:

  • Bir yanda mühendisler; "Teknik Hizmetler Sınıfındaki katsayılarının ve özlük haklarının, idari kadroların altında kalmasına isyan ediyor.
  • Diğer yanda veteriner hekimler; aldıkları ağır eğitime ve sahada salgınla burun buruna gelmelerine rağmen, "Sağlık Sınıfı" haklarından tam yararlanamamanın, sağlıkçı sayılmamanın hayal kırıklığını yaşıyor.
  • Öğretmenler odasında eğitimciler "Başöğretmen-Uzman Öğretmen" diye ayrıştırılmış, kimin maaşı kime ne kadar fark atmış onu hesaplıyor.
  • Hastanede doktor hemşireden, hemşire teknisyenden, teknisyen temizlik personelinden kopuk; herkes kendi payının peşinde.

Herkes haklı. Mühendis de haklı, veteriner hekim de, öğretmen de... Hiçbiri emeklerinin karşılığını alamıyor. Bu ortak sorunun çözümünü ise birbirinden ayrışmakta aramak, düşülen en büyük yanılgıdır.

Biri “Benim imzamın sorumluluğu var, beni diğerleriyle bir tutmayın” dedikçe; bir başkası “Bana ihtiyaç çok, iş imkanım fazla, sizinle aynı gemide değilim” diye bugünkü konjonktüre güvenip böbürlendikçe; sistem ellerini ovuşturuyor. Oysa yarın şartların değişmeyeceğinin, o “aranan eleman” havasının sönmeyeceğinin garantisi yok. Sistem biliyor ki; birbirinin unvanına takılanlar ya da anlık piyasa değerine kanıp sınıfından kopanlar, asla birleşip o büyük değişimi yaratamazlar.

Ekonomik Kriz Diplomanıza Bakmaz

Sınıf sendikacılığı, herkes aynı maaşı alsın, liyakat yok sayılsın demek değildir. Sınıf sendikacılığı, “kader birliği” demektir.

Siz istediğiniz kadar ben teknik personelim, ben sağlıkçıyım, ben uzmanım diyerek kendinizi ayrıştırın; marketteki etiket, kiranızdaki artış veya çocuğunuzun okul masrafı, diplomanızın rengine bakmıyor.

Yarın ekonomik kriz daha da derinleştiğinde veya güvenceniz elinizden alındığında; sığınacağınız tek liman, o bazen burun kıvırıp aynı kefeye konmak istemediğiniz diğer emekçilerin dayanışması olacaktır.

“Meslek şovenizmi” ve özel statü arayışı, kısa vadede belirli bir gruba 3-5 kuruş fazla kazandırabilir, egolarını okşayabilir ama uzun vadede emeğin pazarlık gücünü paramparça eder.

İhtiyacımız olan; unvanı, diploması veya yaptığı iş ne olursa olsun; bir çalışanın yanındakinin derdiyle dertlendiği, farklı unvanlar taşısa da aynı safta hizalandığı “Benim statüm” değil, “Bizim emeğimiz” diyebilen bir anlayıştır.

Unutmayalım; yan masadaki arkadaşınızın kaybettiği yerde, sizin kazandığınızı sandığınız şey zafer değil, sadece sıranın size gelmesini beklemektir. Çünkü kazanılmış hiçbir hak, kapalı kapılar ardındaki bireysel pazarlıkların lütfu değil, meydanlardaki “örgütlü iradenin” eseridir.

Hem bireysel yetkinliğimizi “koruma” nın hem de sınıfsal birliğin o muazzam “formül” ünü tek cümlede özetleyen, bu toprakların yetiştirdiği en büyük ozanlardan Nazım Hikmet’le bitirelim.:

"Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine..."