İmralı kimin dublörü?

".........Devletin yasal örgütleri her kişi ile görüşür, soruşturur, araştırır, çözüm yolları arar. Önemli olan hukuki çerçevedir. Ama ülkenin temel direği TBMM, bir teröristin gelip konuşabileceği bir yer olamaz. Halkın vekillerinin onun ayağına gitmesi de ancak o kişiyi “meşrulaştırır”, devletin karşısında muhatap kabul edilmiş olur......... "


Ülkemiz yazboz tahtası gibi... Birileri kendini ekonomist sanıp reçeteler denerken halk açlıktan kırılıyor, ülkede üretim sıfırlıyor ve ekonomik olarak bir avuç yaratılmış zengin yandaş hariç batıyoruz! Öte yandan birileri de Nobel Barış Ödülü’ne gözünü dikmiş, barış güvercini olmaya çabalıyor. Bu ülkenin sınırları kanla çizilmiştir, bu kana, o gün topraklarını koruma uğruna savaşmış herkesin kanı karışmıştır. Eğer ortada ülkenin namusuna, toprak bütünlüğüne göz dikenler varsa, orada ırk, dil, din, etnik köken, kadın, erkek fark etmez; hep birlikte ortak namusu korumak için savaşılır.

Elbette savaştan sonra zor olan barışı korumaktır. Hayallerindeki Orta Doğu’dan asla vazgeçmeyecek ülkeler sadece geçici olarak sinmiş, uygun fırsat beklemiş, kendilerine çalışacak hainleri elde etmek, onları eğitip “kurşun asker” haline getirmek için çalışmıştır. Bizde ise zaten sıfır sanayi ve kasa ile ülkeyi ve halkı rahata kavuşturmak için canla başla çalışanlar, o saldırgan ve yayılmacılar için tehlike görüldüğünden ayaklarına çelme takılmaya başlanacaktır. En kolayı iç isyanlar çıkararak ülkenin gücü ve parasını buralara ayırmaya zorlamak, halkın gözünde kurtarıcılarını kendi halkına zulmedenler olarak göstermek uğraşısıdır. Bin dokuz yüz ellilerden sonra ise gözle görünür şekilde Atatürk İlke ve Devrimleri hızla terk edilerek, ülkemizi ayakta tutan üç temel “Demokrasi, Laiklik ve Hukuk Devleti” zalimce yıpratılmış, hatta zamanla kullanılamaz hale getirilmiştir.

İşte şimdi de benzerini yaşıyoruz. Daha önce denenen “barış” kılıfı altında gerçek amacın “iktidarda kalmak, Anayasayı değiştirmek ve BOP’a giden yolları temizlemek” olduğu yaşanarak görülmüştür. Bu aşamalara nasıl gelindiğini, PKK’lılara özel karşılamaları, çadır mahkemelerini, otobüslerde resmigeçit yapanları, Oslo ve Dolmabahçe’de teröristin devletle aynı statüde olabildiği özel toplantıları da hiç unutmayacağız.

Korku mu, utanç mı, halkı aptal sanmak mı; ne derseniz deyin ama: Birileri “İmralı Adası” ile görüşüyor! Yani ortada “ada var, kişi yok” gibi gösterince daha şirin görünüyor demek ki… Zavallı ada; Terörist başı Apo’nun dublörü sanki... Ama bizim Cumhurcular “ille de İmralı” diyor da başka bir şey demiyor! Bu gidişle Apo yerine İmralı dile gelip konuşacak. Devletin yasal örgütleri her kişi ile görüşür, soruşturur, araştırır, çözüm yolları arar. Önemli olan hukuki çerçevedir. Ama ülkenin temel direği TBMM, bir teröristin gelip konuşabileceği bir yer olamaz. Halkın vekillerinin onun ayağına gitmesi de ancak o kişiyi “meşrulaştırır, devletin karşısında muhatap kabul edilmiş olur. Bu arada ilginç olan; bir zamanlar birbirlerine ağıza alınmayacak sözleri söylemekten utanç duymayanlar, sonradan biri bir düğmeye basmış gibi şimdi halis iki dost oluverecekti. Küfürler iz bırakmıyordu demek ki… Ama arşivler renk renk, iri iri yazılar ve fotoğraflarla dolu… Elbette utanana!

Bunları niye yaşamaktayız?” diye düşünenlere; çünkü bu, bir projenin yerine getirilmesi için “uyuyan hücrelerin uyandırılmasıdır.Değişik isim ve görüşlere gizlenmiş, uzun süre hepimizden destek de alabilmiş birilerinin düğmelerine basılmasından kaynaklıdır. Hedef belirlenmiş, yol temizliği için birileri verilen rolü oynamak zorunda kalmıştır.

DEM ile Cumhur arasında yine bir bilek güreşi yapılıyor gibi görünse de aslında danışıklı bir dövüş izleyecek gibiyiz. Cumhur açısından, CB seçimlerinde aday olamayan ve böylelikle siyaseten yok olup gidecek birinin tek kurtuluşu yeniden seçime girebilmek ve mutlaka kazanmaktır! Bunun için de öncelikle Anayasa değişmelidir. DEM tarafında ise bu tam bir fırsattır; Kürtlere özerklik veya yeni bir devlet hayali ile henüz ortaya çıkarılmayan bilinmeyen konularda sıkı pazarlık yapıyorlar. İşte bu durum ve görüntü iki kurumun birbirine aşırı muhtaç olduğunu, kendi çıkarları için ülkenin parçalanmasının bile önemi olmadığını düşündürüyor. Önemli olan halkın uyanmaması, zehrin çikolataya sarıp yedirilmesi gibidir. En güzel örneği ayağına gidip Apo ile görüşenlerin konuşamamalarıdır!

Muhalefet fiili ve hukuki baskı altında olsa da korku duvarları aşılmıştır. Şemsiye parti olarak CHP ne kadar engellense de hızla büyümekte, sadece kendilerinin değil, ülkemizdeki tüm demokratların beğenisini ve oyunu almayı artırarak sürdürmektedir. Kendiliğinden oluşan “Millet İttifakı” gittikçe bilinçlenmekte ve güçlenmektedir. Siyaset ve partilerde, gökkuşağı gibi birbirini izleyen tonların bir arada olması beklenir. Tek renk yanlış ve eksiktir. Hiçbir görüş tam olarak herkes tarafından aynı şekilde paylaşılamayabilir. Ufak tefek farklılıkların olması doğaldır. Bunu kusur saymamalıdır. Zaten siyasette amaç iktidara gelebilmek ise, sadece kendi üyelerinden değil tüm halk katmanından oy almak izlenecek en doğal yoldur. Bence siyasette önemli konu da; bir kişinin kendine ait doğrularını tartışma adına karşısındakine dayatmak, onun da kendisi gibi düşünmesini beklemek, kabul görmeyince onu suçlamaktır. Bunun sonucu da kırgınlık ve kopuşlardır.

Ülkemizde yaşananlar ortadadır. Uzun yıllardır iktidarda olanların gün geçtikçe daha net ortaya çıkan amaçlarını görmek zorundayız. Kişisel çıkarlar uğruna güdümlü projelere hizmet edenlerin kendilerine bir şeyler kazandırması, ülkemize ve halkımıza her şeyi kaybettirmesi anlamına geliyorsa seçenek ortadadır: Ya birlikte, huzur içinde, demokratik, laik bir hukuk devletinde yan yana birlikte yaşayacağız ya da parçalanma ve ötekileşme tehlikesi korkunç bir kâbus gibi bizi hiç uyutmayacak! “Seçeneksiz” değilsiniz;

SEÇENEK SİZSİNİZ!