İKİNCİ ŞOK KAYBETME BİÇİMİYDİ

"......Arka bahçemizden geçen dere, Ova dediğimiz geniş düzlüğün sınırıydı. Babam, nedenini bugün tam hatırlayamadığım bir ihtiyaç için ovadaki arazilerimizi satmıştı. O’nu öldüren amcazade çocuklarının ise geniş toprakları hâlâ duruyordu. Üstelik dere boyunca bizim bahçemize kadar uzanıyordu. Köye gelişimizin üçüncü akşamıydı. Ovadan ateş ışıkları yükselmeye başladı. Ardından silah sesleri... "



Kardeşimle birlikte köye geldiğimizde, çocukluğumuzun geçtiği yer sanki bizim köyümüz değildi. Her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ev aynı evdi, bahçe aynı bahçeydi; yine de her şey bomboş ve yabancı görünüyordu. Çünkü babam yoktu.

Babam bulunduğu yeri dolduran bir insandı. Sadece bir evin değil, bir ailenin, hatta bir köyün ağırlığını taşıyan insanlardandı. Onun yokluğu, yalnızca bir kişinin eksilmesi değildi. Sanki dağlar çökmüş, yamaçlar yerinden kaymış, bildiğimiz dünyanın dengesi bozulmuştu.

Annem bizi, acının ateşinde kavrulmuş insanların sessizliğiyle karşıladı. Gözlerinde tükenmişliğin, duruşunda ise ayakta kalma kararlılığının izi vardı. Tek kelime etmeden, "Ben hâlâ buradayım." der gibiydi. Biz ise sadece: "Niçin haber vermedin?" diyebildik. Annem, gerçeğin değişmeyeceğini anlatan birkaç cümle söyledi. Haklıydı. Haber verilse de verilmese de babam geri gelmeyecekti.

Sonra hayatın en acı tarafını gördüm. Hayat, en büyük acının ortasında bile devam ediyordu. Annem sofrayı kuruyor, evi çekip çeviriyor, günlük işleri aksatmadan yapıyordu. Ben ise aynı evin içinde dolaşan bir gölge gibiydim. Sofraya oturuyor ama lokmam boğazımdan geçmiyordu. Aç mıydım, tok muydum bilmiyordum. Kardeşimin ne hissettiğini bile göremeyecek kadar kendi acıma gömülmüştüm. Evimizin içinde sessizlik vardı. Öyle bir sessizlik ki konuşsan kırılacak, nefes alsan dağılacak gibiydi. Hepimiz aynı evde yaşıyor ama birbirimizin acısına ulaşamıyorduk. Sessiz bir filmin oyuncuları olmuştuk.

Arka bahçemizden geçen dere, Ova dediğimiz geniş düzlüğün sınırıydı. Babam, nedenini bugün tam hatırlayamadığım bir ihtiyaç için ovadaki arazilerimizi satmıştı. O’nu öldüren amcazade çocuklarının ise geniş toprakları hâlâ duruyordu. Üstelik dere boyunca bizim bahçemize kadar uzanıyordu.

Köye gelişimizin üçüncü akşamıydı. Ovadan ateş ışıkları yükselmeye başladı. Ardından silah sesleri...Annemin bizi neden köye çağırmadığını o an anladım. Bizi acıdan değil, öfkeden korumaya çalışmıştı.

Öfkemiz tarifsizdi. Yıllardır köylünün hakkını gasp eden, köy için ayrılan fonları ve kredileri kendi çıkarları için kullanan, ilişkileri sayesinde hesap vermekten kurtulan insanlar onlardı. Babam ise tam karşılarında durmuştu. Davalar açmış, mücadele etmiş, bedel ödemişti. Hatta bu uğurda yaptığı harcamalar yüzünden bizim bile sahip olabileceğimiz imkânlardan vazgeçmişti.

Babam yalnızca kendi hakkını değil, başkalarının hakkını da savunuyordu. Yıllar önce yine tuzak kurmuşlardı. "Söyleyeceklerimiz var." diyerek kasabadaki dükkânlarına çağırmışlar, başına demirle vurmuşlardı. Babam canını kurtarmıştı. Polis hepsini yakalayıp savcının önüne çıkardığında ise şikâyetçi olmamıştı. "Bugün kavga ederiz, yarın barışırız. Yakın akrabayız." demişti. Belki gerçekten böyle düşünüyordu. Belki de onların yargıyı etkileyecek güçlerini bildiği için başka bir yol seçmişti. Bunu hiçbir zaman öğrenemedim. Ama içindeki öfkenin tamamen dinmediğini biliyorum. O öfke bazen bize de yansıyordu.

İlk okulu kasabada okumuştuk. Ardından yatılı okullar ve üniversite yılları geldi. Bizi tam tanımıyorlardı. Babaları öldürülmüş iki genç...Onlar için tehlikeli olabilirdik. Bu yüzden geceleri ateş yakıyor, silah sıkıyorlardı. Amaçları korkutmak değildi. Tahrik etmekti. Bir anlık öfkeyle karşılık verelim, sonra da "meşru müdafaa" desinler istiyorlardı. Arkalarını kollamak zorunda kalmayacaklardı

Biz üniversite öğrencileri idik. Çözümü mahkemelerde arayacaktık. Ama ne kadar eğitimli olursanız olun, babanız öldürüldü ise ve de vahşice öldürüldü ise öfke kontrolü çok zordu. Üstelik babam bize silah kullanmayı da öğretmişti. "Bir gün kendinizi korumak zorunda kalabilirsiniz." derdi. İlk kez silah ateşlediğim günü hâlâ hatırlıyorum. "Eline ne değdi?" diye sormuştu. Ben korkudan ne yaptığımı anlayamamıştım. "Boş kovan, kızım!" diye gürlemişti. O günkü sesi hâlâ kulaklarımda.

Silah sesleri günlerce sürdü. Her gece. Her akşam. Her karanlıkta. Kardeşimin sabrının tükendiği anlar oluyordu. Annemle birlikte onu durdurabilmek için acımızın üzerine yeni acılar ekledik. Ona hep aynı cümleyi söyledim: "Senin gibi bilgili bir insana ilkel bir kan davası yakışmaz. " Gerçekten çok okurdu. Ne kadar çok bildiğini o günlerde tam anlayamıyordum. Belki de onu durduracak tek şeyin bilgisi olduğuna inanıyordum.

Son olaydan önce gerilim yeniden tırmanmıştı. Bizim de kullandığımız köy yolunun girişine barikat kurmuşlardı. Ailemizin de çalışanlarımızın da geçişini engelliyorlardı. Babam durumun ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu. Ama bize yalnızca: "Merak edilecek bir şey yok." diye telgraf çekmişti. Aslında bizi korumaya çalışıyordu.

O gün, hayvanlara bakan biri olmasına rağmen onu tehlikeye atmamak için, kızgınlık dönemindeki ineğimizi kendisi ana yola götürmüştü. Barikatın bir bölümünü açmış geçmişti. İneğin tohumlanmasını sağlamıştı. Dönüşte yine aynı barikatı açmaya çalışırken arkasından silahlar patlamıştı. Babam da taşıma ruhsatlı silahını çekip ateş etmişti. Kurşunları iki kişiye isabet etmişti. Kendisi ise arkasından aldığı kurşunlarla yere düşmüştü.

Kaç kişi vardı? Kim ateş etti? Hiçbir zaman öğrenemedik. Öğrendiğimiz tek şey, babamın yere düştükten sonra bile öfkelerinin dinmediği ve yerde yatan babamın başını taşlarla ezmiş olmaları.

Yaralanan iki kardeş tedavilerinin ardından tutuklandı ve yargılama başladı.

(Devam edecek)