Babamı öldürenlerin, babamın kurşunuyla yaralanmış olan iki kişinin yargılanması başladı. Daha kimlerin olduğunu, bu işi kimin tezgâhladığını ise tahmin ediyor ama kanıtlayamıyorduk.
Tanığımız yoktu. Köyümüzden, “Sülüğün Niyazi” lakaplı bir kişinin, “Ben her şeyi biliyorum, anlatacağım,” dediğini duyduk. Katillerin ağabeylerinin de ona, “Senin başına bir çorap örerim,” dediğini, onun ise cesaretle, “Yazlık mı, kışlık mı?” diye cevap verdiğini anlattılar.
Ama onunla konuşma fırsatı bulamadan, yaya iken bir arabanın altında kaldığını ve durumunun ağır olduğunu öğrendik. Bilmediğimiz tanık da kalmamıştı ortada.
Bir avukatla görüşmüş, anlaşmıştık. Ancak duruşma günü gelmedi. Katillerin avukatı ise Hukuk Profesörü Uğur Alacakaptan’dı. Avukatımızın bu ismi duyunca mı gelmediğini, yoksa satın mı alındığını doğal olarak hiçbir zaman öğrenemedik.
Kardeşim, katillerin avukatını öğrendiğinde çok üzülmüştü.
“OLAMAZ,” diyordu. “Olamaz. Ona konuyu tamamen farklı yansıtmış olmalılar.”
Ne demek istediğini anlamam uzun sürmedi. Avukatımız gelmediği için ben birkaç şey söylemiş miydim, hatırlamıyorum. Çünkü şaşkınlık ve hayranlık içinde kardeşimin savunmasını dinlemiştim.
Ondokuz yaşındaki bir gençten beklenmeyecek kadar güçlü bir savunma yaptı. Ciddi bir değerlendirmeyle cinayetin nedenini ortaya koydu.
Yıllar öncesinden büyük toprak sahipleri olarak aynı feodal yapıdan geldiğimizi, ancak babamın okuyan ve bilinçli bir birey olarak feodalizmi reddettiğini anlattı. İnsanların hakkını teslim ettiğini, savunmasız durumda olanlara destek olduğunu, haklarının çalınmasını önlemek için mücadele ettiğini; esasen bir köylü önderi olduğunu örnek olaylarla ortaya koydu.
Mevcut düzenden yana olan ve kazançları zarar gören katillerin, yirmi yıldır süren mücadelede babamı alt edemediklerini; sonunda onu bir barikat kurarak kıstırıp öldürdüklerini söyledi. Her şeyin apaçık ortada olduğunu, tanığa ve avukata gerek olmadığını savundu.
Gerçekten okuyan, hatta önemli gördüğü alanların altını çizerek okuyan kardeşimin kendini aştığını feodalizmi-kapitalizmi öğrendiğini ve o günün tanımıyla devrimci bir genç olduğunu gördüm.
Prof. Dr. Uğur Alacakaptan’ı tanıyor, onun 12 Mart Askerî Darbesi’nde yargılandığını ve Uğur Mumcu ile aynı koğuşta yattığını biliyordu.
Beraberce Ankara’ya, Uğur Mumcu ile görüşmeye gittik. Görüşme talebimizi kabul etti. Olayları bütün çıplaklığıyla anlattık.
Uğur Alacakaptan’ın yanlış safta yer aldığını anladı. Müdahil olacağını, Uğur Bey ile görüşeceğini söyleyerek bize yeniden bir görüşme günü verdi.
Köye dönmeden Ankara’da kalarak cevabını bekledik.
Tekrar bir araya geldiğimizde Uğur Mumcu üzgündü. Görüştüğünü, ancak Uğur Bey’in içinde bulunduğu partinin ve katillerin aynı partide milletvekili olan dayılarının üzerinde baskı oluşturduğunu anlatmıştı. Kıramayacağı insanların bulunduğunu ve onları kurtarmak zorunda olduğunu söylemiş Uğur Bey.
Uğur Mumcu doğal olarak onun söylediklerini bize aktardı.
Çok üzgündü.
Onu her zaman saygı ve sevgiyle anıyorum.
Durumu anlamıştık. Ama okullarımıza dönmek gibi bir zorunluluğumuz vardı. Bu nedenle bir avukatla daha görüştük ve anlaştık.
Annem bu arada arazimizi satışa çıkarmış ve müşteri bulmuştu.
Annem satabilirdi. Çünkü babamın büyükleri, babamın mala mülke değer vermediğini bildikleri için evimizin bulunduğu arazinin, yaşam alanımızın tapusunu anneme vermişlerdi.
Gerçekten de hayatını köylü sorunları ve mücadeleyle geçiren babam, tütündeki hastalıklar ve üretimdeki düşüş de eklenince dönümlerce arazimizi elden çıkarmıştı. Annemin adına olan yer kalmıştı.
O yıl yeterli üretim yapılamamıştı. Ama dere boyunda ömrünü tamamlamakta olan, ticari olarak yetiştirilmiş kavaklar kesilip satıldı.
Annem, evimizi ve arazimizi alacak adamla anlaştı ve tapuyu verdi.
Doğrusu, bu bizim için ikinci bir kayıptı.
Bütün geçmişimi, hatıralarımı, babamla yaşadıklarımı, hayvanlarımla geçirdiğim sevgi dolu günleri kaybediyordum.
Tarifi yoktu bu acıların.
Yirmi bir yaşına yeni girmiş, altmış kilo olan bir gencin kırk altı kiloya düşmüş olması belki bir ipucu olabilir.
Annemin ne yaşadığını anlamaya çalışıyor ama ulaşamıyordum. Ancak bizi bu çevreden uzaklaştırmak istediğini artık anlıyordum.
Elimizdeki para bizi uzun süre geçindirebilirdi. Veraset Vergi Dairesinden ayrılmış olsam da dostlarım vardı. Onlara yazdım. Bize Fatih’te güzel bir daire kiraladılar.
Daha köyden ayrılmadan, annemin babasının gelip evin etrafını, bahçeyi çeviren çitlerimizi birer birer söküp götürmesi içimi öyle acıtmıştı ki hâlâ gözümün önüne geliyor.
Evet, gidiyorduk. Satmıştık. Ama satın alana öyle teslim edilmeliydi. Hem de gözümüzün önünde talan edilmemeliydi.
Ve her şeyi ardımızda bırakarak, gerçekten ardımızda bırakarak gittik.
İkinci avukatımızın da duruşmaya girmediğini duyduğumuz halde, Tıp Fakültesi gibi önemli bir bölüme ara vermesini istemediğimiz kardeşim duruşmaya gidemeyince, ben de yalnız gitmeyince davamızın sadece kamu davası olarak sürdüğünü düşünüp adalete havale ettik.
O günlerde, aksak topal da olsa var olan adaletin güçlüden yana sonuçlandığını sonradan öğrendik.
Babamı öldürenler, sanki meşru müdafaa yapmışlar gibi yalnızca altı aylık hapis cezalarından sonra serbest bırakılmışlardı.
Üstelik silahları da kendilerine iade edilmişti.