Düşünün İlkokul üçüncü sınıf bir erkek çocuk ve Ortaokul birinci sınıf bir kız çocuk birlikte iki katlı yangın evinde oturuyorlar. Okuldan geldikten sonra mahallede arkadaşlarımızla oyun oynuyoruz ama ben hep erken ayrılıyorum. Sobanın külünü döküyorum soba yakıyorum ve akşam kahvaltısı hazırlıyorum. Şimdi istesem yakamam inanın. Nasıl güven duyarak bırakmış babam ve annem bizi ve nasıl sorumlu bir çocuğum ama çocuğum.
Babam yine dayımda kaldığımız zamanki gibi bize bakkal ve bu defa bir de kırtasiye belirlemişti. Asabi ve sert mizaçlı olmasına rağmen bir kere hesap sormadı. Ne aldınız, nedir bu kadar hesap ne yaptınız demedi. Kırtasiyeden gereğinden fazla alışveriş yapıyor, akşam karanlığında bile aklımıza takıldı diye kırmızı mürekkep gibi zorunlu olmayan alışverişi yapmaya gidiyor, dönerken geçtiğimiz cami avlusundaki tabutların konulduğu mekan yanından dörtnala koşuyor, ölü salları peşimizden uçuyor gibi kapıya gelir gelmez sırtımızı kapıya dayıyorduk. Halam ölüm ve ölü korkusu öğretmişti çünkü. Tuvalete gideceğimiz zaman evin bütün ışıklarını yakıyor, birimiz yakın mesafede bekliyorduk. Bütün bu yalnızlık ve korkularımıza rağmen halama öğle yemeğine gitmekten bile uzaklaştık. Evimiz vardı ve bizim için kimse ekmek almak zorunda kalmayacaktı. Cuma günleri gelen annem yemek yapıp bırakınca iki gün idare ediyorduk. Annem bir geldiğinde gece kalmış sobanın közünde tuzlu palamut kızartmıştı. O lezzette balık bir daha yemedim. Bir geldiğinde karaciğer kızartmıştı o kadar yedim ki midem bozuldu. Arada yemek yediğimiz için olmalı stok yapar gibi aşırı yemiştim. Patates soğan gibi dayanıklı gıdalarımız çatı altında- tavan arasındaydı. Bazı hafta sonları giden gelenle köye gidiyorduk. Bir hafta sonu Aslan dayımla gittik. Pazartesi sabahı dönerken tabi gidiş gelişler 7-7,5 km yürüyerek oluyordu, bir sağanak yağmura yakalandık. Çağıl dediğimiz uzun deniz kıyısı yolda adamakıllı ıslandık, bir santimetre kare bile kuru yerimiz yoktu ve yağmur altında yürüyerek eve ulaştık. Dayım sobamızı yakıverdi. Üzerimizi değiştik, önlüklerimizle geliyorduk onları kuruttuk ve gecikmeli okula gittik.
O yıl öyle kar yağdı ki donan buzlar sivri sivri yere uzanıyordu. Uzun süre toprak görünmedi. Mutfak kapısının önü çöp koymak için açılıp basıldıkça karı erimiş, çöp kırıntılarına sığırcıklar üşüşmeye başlamıştı. O kadar cıvıldıyorlardı ki geldiklerini içerden duyuyorduk. Köyde kapan kurmayı öğrenmiş olan kardeşim itirazlarıma rağmen çatıdan tam üzerlerine soğan atarak av yapmaya çalışıyordu ama o mesafeden başarı şansı yoktu.
Babama maddi, bize manevi zarar veren dayım yine babamın iyi niyetini kullanarak inşaatında bekçi olarak kullandığı köpeğini ihtiyacı kalmayınca getirip bize, köye bıraktı. Coni. İri ,kısa tüylü ,boz renkli muhtemelen kangaldı. Kısa sürede birbirimizle bağ kurduk. Sanki benimle büyümüştü. Hayvanlar hele köpekler kokunuzdan anlarlar nasıl bir insansınız. Köye gittiğimiz bir hafta sonu bütün kovalamalarımıza rağmen bizimle şehre geldi. Ben müstakil evimizin kalfası olarak bir de köpek bakıyor üstüne üstelik onunla oyunlar oynayarak mahallenin bütün çocuklarına seyirlik manzara sunuyordum. Elimde sevdiği bir şeyi hava tutuyor oda sıçrayarak -sıçradığında boyumun iki katına ulaşıyordu sanki- elimden alıyor ama ağırlığını bana verip asla beni düşürmüyordu. Bizimle köye döndüğünde ondan bir kez kaçmayı başardık. Birkaç hafta sonra yine hafta sonu köye gelip Pazartesi sabahı dönerken, akıllı hayvan pusuya yatıp bizi uzaktan takip etmiş gelene kadar görmedik. Doğrudan okullarımıza gidince benim okulumun bahçesinde belirdi. Ben orada kötü muamele görmesin diye diğer öğrenciler korktukları için onu kovaladık. O gün belediye sokağa terkedilmiş ama yaşamını sürdürmeye çalışan köpeklere zehirli et veriyor ve maalesef Coni o gün yok oldu. Bu defa da üzüntü yanında zehir yemişim gibi boğaz ve mide ağrısı çektim.
Ortaokul birinci sınıfı bitirdiğimde Sinop Kız Öğretmen Okulu yine hatırlamadığım bir nedenle -öğrenci kapasitesi az olduğu için olabilir- Ortaokul ara sınıflar için sınav açtı. Babam hemen o sınava götürdü beni. Yine birçok öğretmenin sözlü sınavından geçmiştim. İsmini ve branşını okula başlayınca öğrendiğim Edebiyat Öğretmeni Sabiha Gökçen son soru olarak çocukları seviyor musun diye sordu. Onlar hayvanlara eziyet ediyor onları değil hayvanları seviyorum dedim. Ama öğretmen olacaksın deyince yine kıpkırmızı oldum. Ne yapmıştım! Ama o değerli öğretmen, dürüstçe düşünceni söylediğin için aferin zaten sınavı geçmiştin dedi.