Delikanlım İyi Bak Yıldızlara

Kitabın Yazarı: Birol ÖZTÜRK (Dokuz Yayınları, 1. Baskı-Eylül 2019, 208 Sayfa)

Üstat Nazım Hikmet’in “Delikanlım! İyi bak yıldızlara” şiirinin ilk dizesini ismini verdiği kitabını, hiç beklemediğim bir ayrıntıyla yazılmış olmasından dolayı şaşırarak okudum. Üç Fidan’ın hakkında yazılan kitapların -benim gördüğüm kadarıyla- hiçbirinde, onların asılmamış, yaşamakta olduğu bir düş zamanını okumamıştım. Çok beğendim, yazarın emeğine sağlık…

Zaten daha ilk sayfasında Deniz’in bir cep telefonu olduğunu, çok sık çalmasa da vakitsiz çalan telefonlarından hep kötü haberler almaktan yüreğinin ağzına geldiğini, bu kez arayanın Yusuf Arslan olduğunu okuyunca ister istemez bir duraklayıp düşünüyorsunuz. “Bu Deniz, o Deniz mi? O zamanlar cep telefonu var mıydı?” Yusuf Aslan ve öteki isimlerden doğru Deniz olduğunu anlayınca bir kez daha düşünüyorsunuz. Sonra olayın çok güzel kurgulanmış bir yaşamöyküsü olduğunu kavrıyorsunuz.

Telefonda yine beklediği gibi çok kötü bir haber daha alacaktır Deniz; Yusuf ona “Mahir’i kaybettik” demiştir. Bir film şeridi gibi Mahir’le olan anıları geçer gözünün önünden… Sonra sorar Yusuf’a; “Dede’yi aradın mı?” Dede dediği Hüseyin İnan’dır; gerçekten Alevi dedesi vardır soyunda Hüseyin’in. Mahir’in cenaze törenini okuyoruz peşinden; elbette geri dönüşler ve anılarla dolu olarak.

“Yirmili yaşların başında girdiği hapisten kırklı yaşların başında tahliye olmuştu. Yusuf Aslan da Hüseyin İnan da öyle… Mamak ve Ulucanlar’da yatmışlardı. (…) Ya idam kararı Meclisten dönmeseydi? 48 “Evet”, 273 “Hayır” oyuyla bu üç gencin idamı reddedilmiş olmasaydı… (…) Ya tüm bunların tam tersi yaşanmış olsaydı! İşte o zaman Deniz’i, Yusuf’u, Hüseyin’i 1972 yılının mayıs ayı çıkmadan asacaklardı, kesin.” Kitapta bu tür ironilere sıkça rastlayacağız.

Karısı Yelda’yı, oğlu çok sevdiği dostunun adını verdiği Taylan Özgür’ü de tanıyacağız. Ama Yelda kısa bir zaman önce ölmüş, Deniz’i yapayalnız bırakmıştır. Artık gittikçe sayıları azalan dava arkadaşları ile, sık sık birisini yitirmenin acısına alışarak yaşayacaklardır. Oğlu Taylan’ın kendisi gibi kavgaların içinde olmak yerine devrime bilimle, sanatla ulaşması için yol gösterir Deniz. Sıklıkla Taylan O’na eski arkadaşlarıyla ve yaşamıyla ilgili sorular sorar veya Deniz, ya da dostları anlatırlar o günleri…

“Bak Mahir, Kızıldere’de ne oldu biliyor musun? Sömürüldüğüne, zulüm gördüğüne inandığınız ve onları bu sömürüden, zulümden kurtarmak için yola çıktığınız, gençliğinizi feda ettiğiniz halkınız sizi ihbar etti” demişti Yelda.”

“Denizler, yaptıkları ve yapmak istedikleri her şeyi savunmuşlar “Kandırıldık”, “Yanıldık” gibi kuyruğu kurtarma kaygısı gütmemişler ve siyasi savunma yapmışlardı. Bugün dahi onların siyasi savunmaları ciddi bir kaynak olarak görülmekte, gösterilmektedir.”

“Mahir’i 30 Mart 2019 tarihinde ikindi vakti toprağa verdiler Karşıyaka Mezarlığında. L/3 Ada… 99 nolu Mezar.” Bir acıtıcı ironi daha; 30 Mart 1972, Kızıldere’de öldürüldüğü tarihtir… Bu sırada Deniz’in sürekli resmini çeken bir kız dikkatini çekecektir ve yanına gelip kendini tanıtacaktır; Deniz’in çok sevdiği, özel fotoğraflarını çeken Ergin Konuksever’in kızı Deniz’dir! Bundan sonrasında artık Taylan’ın da bir arkadaşı olacak gibidir… “Mezara koydukları Adalı, sadece yer değiştiriyordu. Hepsi o kadardı. Deniz’in, dudağında asılı kalmıştı Mahir’e yakılmış iki mısracık. Adalının türküsü-Düşmeyecek dillerden-Geliyor Adalılar-Sarp yamaçlı yollardan.”

Yaşanmışlıklar, yaptıkları, yapamadıkları, hapishaneler, işkenceler, ölümler… Bunlar geriye dönüşlerle konuşulmakta, özellikle oğlu Taylan’a ve gazeteci adaşı Deniz’e anlatılmaktadır ayrıntılarıyla… “Deniz, mahkeme savunmasında; “Ben, Amerikan emperyalizmine, Sovyet revizyonizmine, Romen soytarılığına, Bulgar dalkavukluğuna karşı Türk devrimcisiyim” demiştir orada, tüm dejenere sosyalist çıkışları mahkûm ederek...

Ulucanlar Cezaevini ziyaretlerinde yıllarca çektikleri eziyetleri tek tek yeniden anımsayacaklardır bu üçlü… Üstelik yetmişli yaşlarında! “Asılmış olsalardı Deniz’ler… Meclis idamlarını onaylayıp da cumhurbaşkanı da meclisin onayına onay vermiş olsaydı, paldır küldür asmış olsalardı Deniz’i, şimdi bu eşyaların arasında onlara ait şeyler de olacaktı. Belki idam yaftalarını bile koyarlardı. Son sigara paketini, hırkasını, bir diğerinin içliğini, saatini… Hatta ajans dinledikleri radyoyu bile koyup sergilerlerdi” diyerek bir ironi daha yapıyor yazarımız.

“Her şey böyle olabilirdi. Tarihin “Değiştir” ya da “Geri al” butonu olabilseydi, dünya ne güzel yer olurdu düşünsene Delikanlım. Deniz, Yusuf, Hüseyin yetmişli yaşlarında bir araya gelip eski günleri yad edebilirdi mesela… Olmadı. Evet! Oyun bitti! Kurgu bitti! Roman bitti! Bundan sonra gerçekler, yalnızca gerçekler var” diyerek bizi bu düş aleminden alıp götürüyor yazarımız. Kalan sayfalarda üç fidanın mektupları, asılma anları ve söyledikleri yer alıyor.

Mutlaka bulup okuyacağınızı düşünüyorum. O günleri içimiz yanarak, yeniden özlemle anarak okuyacağımız bir kitap… Yazarın emeğine ve düşlerine sağlık.

İyi okumalar dileği ile.