Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında 31. Taraflar Konferansı’na (COP 31) ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye’nin iklim karnesi, bilindiği üzere kırıklarla dolu. İnşası devam eden ve hükümet tarafından “Avrupa’nın en büyük nükleer santrali” olarak sunulan Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) ise henüz bu tabloya dahil edilmiş değil. Fakat Akkuyu NGS tamamlandığında da mevcut tabloyu iyileştirmeyecek; aksine, ülkeyi iklim kaynaklı risklere, ekonomik ve jeopolitik bağımlılığa sürükleyen yapısal bir kırılmayı başlatacaktır.
Akkuyu NGS’yi dünyadaki benzerlerinden ayıran temel fark, teknoloji, finansman ve işletme süreçleriyle bütünüyle dışa bağımlı bir model üzerinden kurgulanmış olmasıdır. Uluslararası anlaşma zemininde kabul edilen finansman modeline göre Türkiye, teknolojinin ve tesisin sahibi olan Rusya karşısında enerji üreten bir özne değil, uzun vadeli alım garantileriyle elektriği yüksek fiyattan satın alan bir “müşteri” konumuna indirgenmiştir. Üstelik bu ekonomik ve politik bağımlılık ilişkisi, Türkiye’nin iklim krizi koşullarında risklere karşı inisiyatif alma kabiliyetini de yok etmektedir. Özellikle Akdeniz havzasının dünya ortalamasından çok daha hızlı ısındığı göz önüne alındığında, Akkuyu’nun konumu itibarıyla ekolojik kırılganlığı ve kaza potansiyeli her geçen gün artmaktadır.
ENERJİ REJİMİNDE KİLİTLENME
Akkuyu NGS projesinin hayata geçirilmesindeki en kritik strateji, hukuki denetimin “etrafından dolanılmasına” imkân veren niteliğidir. Anayasal yurttaşlığın hukuki yollardan yürüttüğü yaşam hakkı mücadelesinin önünü kesen bu düzenleme, ‘90’lardan itibaren hükümetlerin çok uluslu şirketlerin tarafı olduğu uyuşmazlıkları ulusal yargı yerine uluslararası tahkim mekanizmalarına taşımayı sağlayan düzenlemelerle de uyumludur.
Projenin Türkiye üzerindeki en ağır yükü ise teknoloji transferinin dahi öngörülmediği finansal anlaşmaya göre, Türkiye’yi tesiste üretilecek elektriğin yarısını 15 yıl boyunca piyasa fiyatlarının 3-4 katı gibi sabit ve yüksek bir bedelle satın almaya mahkûm etmesidir. Nihai tüketicinin faturasına yansıtılacak olan bu alım garantisi, Rusya tarafı için inşaat maliyetini telafi etmenin ötesinde devasa bir kârlılık kapısıdır. Nitekim kamuoyuna yansıyan veriler toplumsal muhalefetin yıllardır dile getirdiği “yüksek maliyetli bağımlılık” uyarısı, bugün somut bir ekonomik gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır.
TERMAL İFLAS: ISINAN DENİZ VE VERİMLİLİK KRİZİ
Nükleer santrallerin çalışması reaktörlerin kesintisiz soğutulmasına bağlıdır. Ancak küresel ısınma bu soğutma süreçlerini bir güvenlik riskine dönüştürmektedir. Fransa’da 2022 ve 2023 yıllarında reaktörlerin yarısına yakınının kuraklık ve ısınan nehir suları nedeniyle (resmi söylemde “bakım-onarım” dense de) devreden çıkarılması, nükleer enerjinin iklim krizine karşı ne kadar savunmasız olduğunun kanıtıdır. 2022’de nükleere veda eden Almanya’nın kararındaki rasyonel nedenlerden biri de ısınan suların yarattığı verimlilik kaybıdır. Benzer durum, Finlandiya’daki Fortum nükleer santralinde 2018 yılında yaz aylarında deniz suyu sıcaklığının 30 dereceyi aşması neticesinde üretimin düşüklüğü olarak yaşanmıştır.
Dünya Meteoroloji Örgütü verilerine göre küresel ortalamadan 20 kat daha hızlı ısınan ve yaz aylarında 30 dereceyi aşan Akdeniz, Akkuyu için bir “soğutma kaynağı” değil, bir risk havuzudur. Soğutma suyunun yetersiz kalması durumunda inşa edilmesi gerekecek devasa soğutma kulelerinin maliyeti ise yeni bir politik-ekonomik krizin fitilini ateşleyecektir.
RUSYA’NIN “KULUÇKA MAKİNESİ”
Akkuyu’daki en büyük belirsizliklerden biri de radyoaktif atıkların akıbetidir. Rusya yasalarına göre atıklar ancak “yeniden işleme” amacıyla ülkeye kabul edilebilir. Bu da demek oluyor ki, Akkuyu’da kullanılan yakıt çubukları 10-20 yıl havuzlarda soğutulduktan sonra Rusya’ya gönderilecek, içindeki plütonyum alındıktan sonra kalan radyoaktif atıklar nihai depolama için Türkiye’ye geri gönderilecektir. Türkiye’yi bir “kuluçka makinesi” konumuna düşürecek olan bu süreç, hem şeffaflıktan uzak “yetkili kurum ve işletmelerce” yürütülmesi bakımından güvenlik riskini büyütmenin yanı sıra on binlerce yıl muhafaza edilmesi gereken atıkların depolama maliyetini yine kamu kaynaklarının üzerine yıkmaktadır. Zira Türkiye açısından, nükleer atıkları en az yüz bin yıl muhafaza etmek üzere nihai atık deposunun kurulması için on milyarlarca dolarlık maliyetin yine kamu kaynaklarından karşılanması gibi bir olasılık söz konusudur.
YEŞİL BOYAMA (GREENWASHİNG) BİLE YAPILAMAZ
Bir nükleer santral, yakıt çevrimi bütünsel olarak ele alındığında ne iddia edildiği gibi karbonsuzdur ne de kesintisiz “baz yük” vaadiyle verimlilik sunabilir. Aksini iddia eden “Temiz enerji” söylemi ise dünya kamuoyunu manipüle etmeyi amaçlayan bir “yeşil boyama” (greenwashing) faaliyetidir. Ancak Akkuyu’daki yapısal çarpıklık ve Rusya’ya teslim edilen enerji egemenliği o kadar belirgindir ki, bu projeyi hiçbir “yeşil” boya maskeleyemez. Özetle, bu proje nükleer enerjiyi savunanların dahi karşı çıkmasını gerektiren yapısal çarpıklığa sahiptir.
JEOPOLİTİK RİSK: ENERJİ EGEMENLİĞİNDE RUSYA PRANGASI
Mülkiyeti ve işletmesi başka bir devlete ait olan bu devasa tesis, bölgesel gerilimlerde Türkiye’yi doğrudan hedef haline getiren yapısal bir güvenlik açığıdır. Zira Akkuyu’nun “Yap-Sahip Ol-İşlet” modeli, sadece ekonomik değil, derin bir jeopolitik risk barındırmaktadır. Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin enerji arzının kritik bir eşiğini Rusya’ya teslim etmesi, Ankara’nın stratejik manevra alanını daraltmaktadır. Olası bir çıkar çatışmasında, enerji arzının Moskova’nın inisiyatifine kalması Türkiye’yi bir “enerji silahı” ile karşı karşıya bırakabilir. Siyasi aktörler değişse de bu modelle kurulan bağımlılık ilişkisi Türkiye’nin uluslararası ittifak dengelerini de on yıllar boyunca ipotek altına almış durumdadır.
BİR TERCİH DEĞİL, YAPISAL BİR KIRILMA
Akkuyu NGS projesi yeterince sorunluyken, bu modelin Sinop ve İğneada projelerine kopyalanması Türkiye’nin içine düştüğü uzun vadeli bağımlılık ve ekolojik risk sarmalını büyütecektir. Dolayısıyla Türkiye’nin meselesi, nükleer enerjinin kamu kaynaklarını ipotek altına alan siyasi-ekonomik bir dayatmaya dönüşmesidir. Akkuyu NGS modeliyle dayatılan bu merkezi nükleer sistem, Türkiye’nin enerji rejimini onlarca yıl sonrasına kadar rehin alarak alternatif enerji seçeneklerini devre dışı bırakmaktadır. COP 31’e giderken asıl gerçek şudur: Türkiye artık enerji geleceğinde özgür bir tercihe sahip değil; ülke, geri dönüşü olmayan yapısal bir kırılmaya sürüklenmektedir.
KAYNAK: www.birgun.net
https://www.birgun.net/makale/cop-31e-giderken-akkuyu-ngs-bir-iklim-cozumu-degil-yapisal-bir-kirilma-702197