Rusya ve özellikle Dünya için Çernobil Nükleer Santral felaketi ne ilk nükleer santral kazasıydı ne de son olacaktı! Öncesinde ABD/ Pansilvanya’daki Three Mile İsland (Üç Mil Adası) Nükleer Santralı’nda yaşanan gaz kaçırma vakası, sonrasında Fukuşima’da, olabilecek en kötü nükleer senaryosu gerçekleşti ve çekirdek erimesine varan nükleer kazalar ne yazık ki oldu. 70 yıllık nükleer tarihinde üç büyük nükleer felaket, nükleer enerjinin hesaba katılmayan yüzünü bütün dünyaya gösterdi.
1986 yılından buyana ölümlere sebep olan, bilimsel verilere rağmen, üstü örtülerek yok sayılmaya çalışılan Çernobil nükleer felaketinden bu yana geriye baktığımızda 40 yıl geçtiğini görüyoruz. Ama felaketler zincirinin bitmediğini de görüyoruz.
Nükleer felaketleri bilince taşımak ve mücadele ivmesini yükseltmek için 11 Mart Fukuşima Felaketi tarihi ile 26 Nisan Çernobil felaketi tarihleri arasındaki sürçte Nükleer Karşıtları bir dizi etkinlikler düzenlediler. Sinop’ta bizlerde 12 Mart 2026 Perşembe günü “SİNOP NÜKLEER İSTEMİYOR” mottosuyla bir panel ile başladık. 24 Nisan 2026 Cuma günü ise NKP-Türkiye Sekretaryasının düzenlediği “ÇERNOBİL’İN 40.YILINDA FELAKETİ UNUTMUYORUZ” Mottosuyla panel ve forumu gerçekleştirdik. Ardından 25 Nisan Cumartesi günü Sinop Uğur Mumcu Meydanı Miting alanında “NÜKLEER SANTRALLARA HAYIR” mottosuyla da günün koşullarına göre de nitelikli bir miting gerçekleştirdik.
Çernobil’in 40.yılında, düzenlediğimiz etkinliklerde; nükleeri değil doğayı, ölümü değil yaşamı savunanlar olarak alanlarda ve salonlarda yan yana durduk. Ülkemizin de içinde bulunduğu Ortadoğu cehennemine dönüp bir baktığımızda; Kuzeyde Karadeniz’in karşı Kıyısında Rusya ve Ukrayna savaşıyor! Rusya savaşın ilk günlerinde Dünyanın en büyük Nükleer santrallarından biri olan ZAPORİJYA’yı vuruyor ve 4 yıldır bu santrali kontrol altında tutuyor! Devamında Rusya 1986 da patlayan Çernobil Nükleer Santralinin 900.000 tonluk çelik kalkanına İHA’larla saldırarak Çelik kalkan üzerinde tahribata neden oldu. Bu durumda 2. Bir Çernobil vakasını tekrar yaşayabiliriz! Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ( IAEA) Ukrayna’yı Çernobil’deki tahribatı onarmaları için uyarmalarına rağmen, savaş koşulları ve ekonomik durumdan dolayı ne yazık ki halen bu onarım gerçekleşmedi. Ve tehlike devam ediyor!
Ortadoğu’daki duruma bundan farklı değil. Buradan Ortadoğu’ya da bakacak olursak; İran’da Natanz'da ve Israil'de Dimona'da olanlar ortadadır. Bu iki savaşan ülkeler karşılıklı olarak birbirlerinin nükleer tesislerini vurdular ve vurmaya da devam edecekler gibi görünüyor! Her açıdan yaratılan nükleer tehdit Türkiye’yi de her zaman etkileyebilecektir.
Ülkemizde de ülke halklarımızın istemediği, haklı olarak karşı çıktığı, “YAP-SAHİPOL- İŞLET” yöntemi ile yapılan ve sahibi de Başka ülkenin olduğu Nükleer santrallar Akkuyu’da yapılmaya çalışılıyor. Sinop ve Trakya bölgelerinde de aynı yöntemle nükleer santral yapılması planlanıyor ve yapacak ülke aranıyor! Bu santrallar her zaman saldırıya açık ve ülkemiz için sürekli tehdit olacaktır. Türkiye’de yapılmaya çalışılan Akkuyu Nükleer ile yapılması planlanan Sinop ve İğneada Nükleer santralları her zaman patlamaya hazır olan bir bomba konumunda olacaktır.
Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetim yetkisini tanıyan ülkeler arasında yer alıyor. Buna rağmen 2017 yılında BM Genel Kurulu’nda 122 ülkenin onayıyla kabul edilen Nükleer Silahların Yasaklanması Antlaşması’na taraf olmadı. Nükleer silahlara karşı daha keskin bir tavır alan bu anlaşmayı imzalamayan ülkeler arasında nükleer silah sahibi ABD, Rusya, Birleşik Krallık, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore ve İsrail’de var. Nükleer silahları savunan bu ülkelerden dolayı da uluslararası hukuk alanında nükleer silahlarla ilgili kimyasal ve biyolojik silahlar gibi net ve bağlayıcı bir hukuksal mekanizma kurulabilmiş değil. Bu aşamada Nükleer silahlarla mücadele devam ederken Ukrayna’da nükleer santralların hedef olmasından sonra İsrail ve İran’ın karşılıklı olarak nükleer tesisleri askeri hedef haline getirmesi, nükleer santrallar ile nükleer silahlar arasındaki ilişkiyi daha ileri bir boyuta taşımış oldu. Nükleer tesisler, saldırılar karşısında birer askeri risk faktörüne dönüştü. Bu nedenle nükleer santralların var olan güvenlik risklerine daha büyük bir tehlike eklenmiş oldu.
Yapılmakta olan Akkuyu ve yapılması planlanan Sinop nükleer santralları yeşil mi yoksa çevre felaketi mi?
Nükleeri "yeşil" diye yutturuyorlar ama biz yutacakmıyız! Akkuyu'da açığa çıkacak olan atıklar nereye gidecek! Lisanslı bir atık deposu yapılabildi mi? Ben henüz lisanslı bir atık deposunun yapılabildiğini görmedim de inanmıyorum da! Hukuk bu aşamada nasıl devre dışı kaldı? İşte nükleerin görünmeyen ama gözlemlenebilen ekolojik faturası!
Dünya da İklim krizi derinleştikçe enerji tartışmaları da gerilimli bir ivme kazanıyor. Bir yanda artan enerji talebi diğer yanda fosil yakıtlı santralların atmosfere saldığı karbon ve henüz olgunlaşmamış yenilenebilir enerji için alt yapı sorunu. Bu daraltılmış ortam içinde yeşile boyanmış ve kurtarıcı gözüyle bakılan nükleer enerji, çözüm olarak yeniden ısıtılıp masaya konuyor.
Öncelikle belirtmek gerekir ki: Nükleer enerjinin "yeşil" sayılması meselesi, sadece bilimsel bir tartışma değil, aynı zamanda zorunlu olarak derinden gelen siyasal bir tercihtir. AB, Rusya-Ukrayna savaşının başlamasıyla birlikte Rusya'nın doğal gazını bir silah olarak kullanması ve kıtanın enerji güvenliğinin sarsılması üzerine, Temmuz 2022'de aldığı kararla nükleer enerjiyi ve gazı yeşil taksonomi kapsamına dâhil etti. Bu kararın, iklim hedefleri adına çizilen çerçevenin enerji krizinin gölgesinde nasıl yeniden şekillendiğini açıkça ortaya koyduğunu görüyoruz. Böylece Akkuyu Nükleer Santrali, "yeşil" etiketiyle dünya kamuoyunun önüne kondu ve finanse edilebilecek sürdürülebilir bir proje olarak konumlandırıldı.
Bunun yanında nükleer yalanların bir kısmını da sayalım; Karbon salımı yok, büyük hacimde sürekli üretim var deniyor! Bu söylem kulağa basit ve ilgi çekici gelse de yalan!
Son Söz yerine;
Türkiye bu yıl Temmuz ayında Ankara’da NATO zirvesine sonra 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında iklim zirvesine ev sahipliği yapacak. Savaş karşıtı mücadele ile iklim hareketini buluşturmak için toplumsal muhalefete kendiliğinden bir ortak çalışma fırsatı sunuyor. Tarihin sunduğu bu fırsatı değerlendirelim. Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da yapılacak olan COP 31 BM İklim Değişikliği Konferansına karşı, alternatif olarak düzenlenecek olan HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ’ne uzanan yolu birlikte aydınlatmış olalım.
Ne Sinop’ta, Ne Akkuyu’da ne de Türkiye’nin bir başka yerinde Nükleer Santraller yapılmasına izin vermeyeceğiz.
· Nükleersiz Bir Türkiye Her Zaman Mümkündür!
· Nükleere İnat Yaşasın Hayat!