Üniversitede birinci yılım, bölüm arkadaşlarımla değil ama demokratik haklar mücadelesi içinde olan üniversite öğrencileriyle hayli hareketli geçti. Bilinçlendirmek için düzenlenen forumlar, eylem duyuruları için afiş yapıştırmaları (izin alınmadığı için sanırım gece ve sessizce çalışılırdı) ve tabii eylemler… Unkapanı Köprüsü altına birçok gece afiş yapıştırdım. Yapıştırıcıyı erkek arkadaşlar teneke içinde getirir, fırçayla duvara sürer, kız öğrenciler de üzerine afişleri yapıştırırdı.
Hâlâ öyle mi bilmiyorum; bölümümün devam mecburiyeti yoktu. Devam ettiğim zamanlarda da derslerden sonra arkadaşlık ya da ahbaplık etme ihtiyacı duymuyor, şımarık zengin çocuklarına katlanmak zorunda kalmıyordum.
Birinci yılın sonunda genel hatlarıyla öğrenilen dallar arasında seçim yapma hakkı vardı. Avrupa Sanatı ilginçti ama onu seçenler, ders yılı başından itibaren uyum sağlayamadığım öğrenciler olduğundan Türk İslam Sanatı, Bizans Sanatı ve yine verilen imkânı kullanarak Tarih Bölümünden Umumi Türk ve Asya Tarihi ile Yeni Çağ Tarihini seçtim.
Yılın sonunda bağlı olduğumuz Çapa Yüksek Öğretmen Okulu (ki bizden sonra öğrenci alınmayacaktı) yeniden yapılanma nedeniyle kapanıyordu. Bizim gibi üniversite birinci sınıf öğrencileri ve önceki yıllardan son sınıfa kadar çeşitli sınıflardaki öğrenciler, Ortaköy İlk Öğretmen Okulunun bir yerleşkesine gönderildik. Üniversitemiz Beyazıt’ta, bağlı olduğumuz okulumuz ise Ortaköy’deydi. Böylece uzun mesafe nedeniyle ulaşım sorunları ve maliyetinin öğrencileri zorladığı anlaşılınca burs verileceği ve istenilen kız öğrenci yurduna başvurabileceğimiz bildirildi.
Hazırlık Lisesinden gelmiş olan birinci sınıf üniversite öğrencileri olarak birbirimizden fazla kopmadan Çemberlitaş Kız Öğrenci Yurduna başvurduk ve kabul edildik.
İkinci yıl artık yurtta geçecekti. Alınan burs, yurt ücretini, hatta Üniversitenin Merkez Binasındaki Turan Emeksiz Yemekhanesinde yenen öğle yemeğini bile karşılıyordu sanırım. Ama geride akşam yemeği gibi daha birçok ihtiyaç vardı. Oysa ailemin üretim zorlukları nedeniyle ekonomik sıkıntıları devam ediyordu ve ben henüz 18 yaşındaydım.
Büyük bir karar verdim; İstanbul Defterdarlığının açtığı memuriyet sınavına girdim. Kazandım ve görev verilen birim olan Veraset Vergi Dairesinde işe başladım. Ne kadar sorumluluk sahibi gençlermişiz. Bir arkadaşım da üç çocuğunu okutmaya çalışan annesini rahatlatmak için Tahtakale’deki İstanbul Merkez Santralinde aynı yıl işe başladı. Onun işi daha zordu; vardiyalı çalışmak zorundaydı. Ama yatakhanemizi paylaştığımız en yakın arkadaşlarımız için bu durum bir avantajdı.
O günlerde görüşmek istediğiniz kişiler için saatlerce telefon bağlanmasını beklerken, arkadaşlar postanede olacakları saati ve arayacakları numarayı ona bildirir, o da gidince kimsenin anlamadığı bir ayrıcalıkla hattı hemen bağlayıverirdi.
Artık vergi memuruydum ve okuluma sadece sınavdan sınava gidebilecektim. Slaytlarla anlatılan dersleri izleyemediğim için başarısızlıklar da başlayacaktı. Tabii burslu öğrenciydim, yurtta kalıyordum; bir de memur maaşı alınca oldukça konforlu bir durumdaydım. Hatta sonraki yıllarda Tıp Fakültesini kazanan erkek kardeşime de harçlık göndererek babamı son derece rahatlatacaktım. Ancak toplumsal sorumluluk olarak kabul ettiğim eylemlerin içinde artık eskisi kadar olamıyordum. Sadece hafta sonuna denk gelenlere katılabiliyordum.
Bu eylemlerden birini hiç unutamadım. Üniversite öğrencisi Kerim Yaman, İstanbul’daki Vatan Mühendislik ve Mimarlık Yüksek Okulu çıkışında silahlı saldırıya uğrayarak hayatını kaybetmişti. Bu olay, dönemin şiddet olaylarında bir dönüm noktası olmuştu.
Bütün üniversite öğrencileri geceyi ayakta geçirdi. Sabahleyin cenaze, araba vapuruyla karşıya geçirilerek ailesine teslim edilecekti. Emin değilim ama muhtemelen on bini aşkın öğrenciyle Vatan Caddesi’nden kortej oluşturduk. Sanki askerî bir disiplin vardı. Sekiz kişilik, kızlı erkekli, kol kola girmiş sıralar hâlinde; öfkeli ama kardeşçe, arkadaşça duygular ve büyük bir saygı içinde sloganlar atarak yürüyorduk.
İstanbul Üniversitesi Merkez Binasının önündeki Beyazıt Meydanına geldiğimizde çok ciddi bir polis barikatı ve polis panzerleriyle karşılaştık. Panzerler acımasızca üzerimize geliyor, sanırım renkli su püskürtüyorlardı. Öğrenciler barikatı aşmaya çalışıyor ama panzerler geldikçe çekilmek zorunda kalıyordu.
Kalabalık ve karışıklık içinde dengemi kaybetmiştim. Düşsem, ister istemez ya arkadaşlarımın ayakları altında ya da panzerin altında kalacaktım. İri yarı bir genç beni arkadan kavrayıp dikleştirdi. Ben dönüp “Sağ ol kardeşim.” diyebildiğim sırada beni bir sokak arasına doğru fırlattı.
Sonrası meydanda bir can pazarına dönüştü. Arkadaşları darmadağın ettiler. Zarar görmüş çok sayıda öğrenci vardı. Ben birkaç kız arkadaşımla birlikte ara sokaktaki bir apartmanın merdiven boşluğuna sığındım. Hiç tanımadığım ve hâlâ minnet duyduğum o genç, beni yaralanmaktan kurtarmıştı.
Teki kaybolmuş ayakkabımla topallayarak yakındaki öğrenci yurduma gidip nefes aldım. Ama bu uygulamayı yapanlara ve bu emri verenlere duyduğum öfke daha da büyümüştü.